EMANET GÖKLERE, YERE, DAĞLARI MI TEKLİF EDİLDİ?

 

Ahzâb Sûresi 72 de teklif edilen emanet, göklere, yere, dağlara mı teklif edildi?

Yoksa burada bir benzetme mi var?

 

Allah’ın emaneti nedir?

Emanetin teklifi nedir?

Emaneti kim yüklenir, kim yüklenmiş gibi görünür, kim yüklenmekten kaçınır?

 

Ahzâb Sûresi 69 dan 72 ye kadar Hazreti Mûsâ’nın kıssası sunulur.

 

Ahzâb Sûresi 72: İnnâ aranda el emânete ala el semâvâti ve el ardı ve el cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân innehu kâne zalûmen cehûlâ

Diyanet Meâli: Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.

 

Tevhid-î Kur’ân Meâli: Biz emaneti, kendini ulvi âlemin yüceliği içinde olduğunu sananlara ve yeryüzünde hâkimlik taslayanlara ve kendini büyük görenlere teklif ettik, fakat onlar onu yüklenmekten çekindiler. Şefkatli olan insan ise onu yüklendi, doğrusu o hakikatlere meyletti, cahillerden olmadı.

 

Hazreti Mûsâ’nın kıssasının bir bölümü olan, firavun sarayında; firavuna, firavunun peygamberi diyen bilinen kişiye ve firavunun din adamlarına, Allah’ın hakikatleri Hazreti Mûsâ tarafından sunulur.

 

Yani Allah’ın hakikatleri olan “İlmî Tevhîd” bilgileri sunulur.

 

İşte Ahzâb Sûresinin 72. ayetinde bu hakikat anlatılmıştır.

 

Diğer meâllerde genelde; göklere, yerlere, dağlara emanet sunuldu diye meâl edilir.

Biz de sanırız ki Allah’ın emaneti, göklere, yere, dağlara sunuldu.

 

Oysa ayette” âlâ el semâvâti ve el ardı ve el cibâli”ayeti “âlâ” diye başlar ve, ve bağlayıcıyla devam eder.

 

Yani: âlâ el semâvât, âlâ el ard, âlâ el cibâl

Âlâ kelimesi: Yükseklik. büyüklük, yücelik, şeref. şan, pek iyi, üzerinde, nimet, ihsan gibi anlamlara gelir.

 

Burada; gökler, yer, dağlar ile benzetme yapılmıştır.

O günün dilinde insanların halleri ve tavırları bazı varlıklarla örnek gösterilerek anlatılmıştır.

 

Âlâ el semâvât ayeti ile; kendini göklerin tanrısı ile bağlantı halinde olduğunun iddiası içinde olanlara “Göklerin yüceliği içinde olanlar, Semâ-dan haber alanlar, Ulvî âlemin yüceliğinde olanlar” diye adlandırılmıştır.

Ve burada firavunun peygamberi diye bilinen ”Haman” dan bahsedilmiştir.

 

Âlâ el ard ayeti ile; kendini “Yeryüzünün sahibi, yeryüzünün hükümdarı, yeryüzünde yücelik verilen” gibi vasıflarda gören kişi ya da kişiler anlatılmıştır.

Ve burada “Firavun” anlatılmıştır.

Âlâ el cibâl ayeti ile; kendini “Büyük gören, ileri gelen gören, kendini yüce gören, kendini meşhur sayan” kişiler anlatılmıştır.

 

Cibal: Cebel: Dağ, yüksek tepe, bir kavmin ileri geleni, meşhur kişi, bir toplumda büyük kişi, gibi anlamlara gelir.

 

Ve burada firavunun Din adamları “El Mele” anlatılmıştır.

Bu ayette anlatılan hakikat, Hazreti Mûsâ’nın, firavunun sarayında hakikatleri orada bulunan 3 zümreye tebliğ etmesidir.

 

İşte bu 3 zümre:

1- Firavunun kendisi, (âlâ el ard ayeti ile)

2- Haman yani firavunun veziri ve kendini peygamber gören firavunun peygamberi, (âlâ el semâvât ayeti ile)

3- El mele, yani firavunun ileri gelen din adamları (âlâ el cibâl ayeti ile)

 

İşte Hazreti Mûsâ, firavunun sarayında bu 3 zümreye hakikatleri tebliğ etti.

Kasas Sûresi 38 de bu 3 zümreden bahsedilir.

 

Peki bu 3 zümre yapılan tebliği kabul etti mi?

Hayır etmediler. Çünkü bu 3 zümre kendi bilmişliklerinin kibrinde olan kişilerdi.

 

Atalarının inancından gelen kişiler, o inanca ait olan bilgileri doğru kabul eder ve farklı bir bilgi sunulduğunda onu kabul etmez, reddeder hatta bilgiyi sunanı kafir ilan eder.

 

Peki emaneti kim yüklenir, yani kim kabul eder?

 

Ayette belirtilmiştir “eşfakne minhâ ve hamelehal insân” emaneti ancak şefkatli olan kimse yüklenir.

 

Kur’ân’ın bazı yerlerinde hakikatleri kimin yükleneceği ve kime tebliğ edilmesi gerektiği anlatılır.

 

Allah’ın emaneti olan “İlmî Tevhîd” ancak ve ancak tevazulu olan, şefkatli olan, saygılı olan, kibri olmayan, koruyuculuğu olan kimselere tebliğ edilir.

 

Yani gönül cihetiyle hazır olan kişilere ancak hakikatler tebliğ edilir.

 

Yoksa anne-babasının kültüründen gelen inanç boyutunda kalan kişiler, o inanca ait bilgilerin dışında bilgileri kolay kolay kabul etmezler.

Çünkü bir çocuk doğduğunda anne-babasını bir inanç sistemi üzere bulur ve o inanca ait bilgilerle ve ibadetlerle yetişir.

 

İsevi bir çocuk, İsevi bir anne babadan doğduğu için ve o kültürde yetiştiği için İsevi olur.

Musevi bir çocuk da, Musevi bir anne babadan doğduğu için ve o kültürde yetiştiği için o da Musevi olur

Müslüman bir çocuk da, Müslüman bir anne babadan doğduğu için ve o kültürde yetiştiği için o da Müslüman olur

Ayrıca her çocuk kendi Dini inançlarının içinde de ayrı ayrı cemaat inancında yetiştiği için o cemaate ait olan inanç üzere yetişir.

Alevi, Bektaşi, Sunni, gibi

Yine ayrıca kendi içinde de ayrı ayrı tarikatlara göre yetişir.

Sunni bir toplulukta ve diğerlerinde onlarca ayrı ayrı tarikat vardır, her bir tarikatın kendine göre ayrı ayrı ibadetleri, inançları vardır.

 

İşte atalarının inancından gelen kişiler, kendi yetiştikleri inanç sistemine göre hareket ederler.

Ve kolay kolay hiç kimse, kendi atalarından gelen inanç sisteminin dışına çıkmak istemez ve bunu da Dinden çıkmak gibi görür.

İşte bu ayette emanet kimlere teklif edilmeli açıklaması vardır.

Emanet ancak ve ancak hakikati, varoluşu ve varedeni anlamak isteyen,sorgulayan, araştıran, düşünen kimselere teklif edilir.

Onlarda samimiyet, tevazuu, saygı, sevgi, şefkat halleri varsa, onlara “İlmî Tevhîd” e ait bilgiler onlara özel olarak sunulur.

 

İşte Hazreti Mûsâ, firavunun sarayında Allah’ın emaneti olan “İlmî Tevhîd” e ait bilgileri sundu.

Ancak onu orada bulunan 3 zümre kabul etmedi.

 

Ayette belirtildiği gibi emaneti, ancak ve ancak “eşfakne minhâ ve hamelehal insân” yani şefkatli olan kimse yüklenir.

 

Hakikati aramak ve anlamaya çalışmak bir gönül halidir.

Gönlünde samimiyet olan, Aşk olan, tevzuu olan, şefkatli olan muhakkak ki hakikatlerle tanışacaktır.

Gönül hazırlanmadan hakikatler o gönülde doğmaz.

 

Onun için gönlü hakikatin arayışıyla meşgul etmek gerekir.

Yoksa dedikodu, çekiştirme, küçük görme, alay etme, gurur, insanların ardında konuşup onları kerih görme, dünya menfaati, şan şöhret peşinde koşmak, kimsenin hakkına girmek, kalb kırmak gibi olan hallerle gönül dahada kirletmemek gerekir.

Eğer bu hallerden biri bile olsa gönül bize kendini açmaz.

Çünkü gönül Allah’ın evidir.

O evi temiz tutmak gerekir.

 

Ne diyelim İnşAllah gönlümüzü temiz tutmaya gayret edenlerden oluruz.