ŞEFÂAT NEDİR

Şefâat nedir?

Kur’ân boyutunda şefâat nasıl açıklanır?

Şefâat yâ resûlAllah demek doğru mudur?

Şefâat Allah’a’mı yoksa kuluna mı mahsustur?

Şefâat toplumda; evliya denilen kimselerin, bazı kimseler için Allah ile onların arasında aracılık yapması, onların günahların affı için ve bazı sıkıntıların çözümü için Allah’a ricada bulunması diye bilinir.

Şefâat toplumda; aracılık etmek, aracı olma diye bilinir.

Hatta aracılık edene “şâfi-şefî” yani şefâatçi denir diye bilinir.

Peki şefâatin böyle açıklanması doğru mudur?

Bir kimsenin, başka bir kimseden, Allah ile arasında aracılık yapmasını istemek doğru mudur?

Allah ile aramıza, yüce diye ilan edilen birini koymak doğru mudur?
Allah’ın yanında birine yücelik vermek doğru mudur?

Allah bize şah damarımızdan yakınsa, kendi vücudumuza dönüp O’ndan istemek mi, yoksa başkasını aracı yapmak mı doğrudur?

Kur’ân’a göre aracı koymak şirk midir?

Yûnus Sûresi 18.ayet bize bu konuda nasıl bir mesaj veriyor?

Ever nedir şefâat?

Kur’ân’a göre şefâat nedir?

Şefâat kelimesi “şef- الشَّفْ “kelimesinden gelir.

Şef kelimesi; ikilikten birliğe geçiş demektir.

Kişi zannıyla, Allah ayrı kendi ayrı zanneder.
İşte bu zan ikilikte kalmaktır.
Allah birliğini” sana şah damarından daha yakınım” diyerek bizlere bildirir.

Şefâat; birliğe ulaşmak, sığınmak, talep etmek, istemek,
ikilikten kurtulmak, birleşmek, ikilikten tekliğe yürümek, toplayıp bir araya getirmek, gibi anlamlara gelir.

Şefâat; bir şeyin benzerine katılmak, yani bir damla suyun denize katılması anlamına da gelir.

İşte bu birleşmeye de”Şüfâ” denir.
Yani öncelik denize aittir, kaynak denizdir, damla o denizdendir.
Yani “Şüfâ”: Kişinin kendisinin Allah’tan ayrı olmadığını idrak etmek ve birliğe ulaşmak demektir.
Teşfi; Allah’ın şefâtine ulaşmak demektir.

Şef kelimesi de buradan gelir.
Yani; önder, başkan, lider.
Şu kabilenin şefi dediğimizde, herkesin o şefin birliğinde buluşması demektir.

Cümle varlık, kâinatın şefi olan Allah’ın birliği dâhilindedir.

Kur’ân açısından şefâati incelediğimizde ise, şefâatin tamamen Allah’a mahsus olduğunu görüyoruz.

En’âm Sûresi 51:.. “min dûnihî veliyyun ve lâ şefîun”… “O’ndan başka dost ve şefâat eden yoktur.”

En’âm Sûresi 70:…..”leyse lehâ min dûnillâhi veliyyun ve lâ şefî”…. “Onlara Allah’tan başka bir dost olmaz ve şefâat eden de yoktur”

Yûnus Sûresi 18: Ve ya’budûne min dûnillâhi mâ lâ yedurruhum ve lâ yenfeuhum ve yekûlûne hâulâi şufeâunâ indallâh kul e tunebbiûnâllâhe bimâ lâ ya’lemu fîs semâvâti ve lâ fîl ard subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn
Meâli: Onları koruyamayan ve onlara bir faydası da olmayan Allah’ı bırakıp zanni şeylere kulluk ederler. Derler ki: Bunlar Allah’ın katında bize şefâatçi olacaklar. Anlat: Göklerde ve yerde Allah’tan başka size hakikatleri bildiren yoktur. O noksan sıfatlardan münezzehtir ve ortak koştuğunuz şeylerden yücedir.

Zümer Sûresi 43: Emittehazû min dûnillâhi şufeae kul e ve lev kanu la yemlikûne şeyen ve la yakılûn….
Meâli: Yoksa Allah’tan başka şefâatçimi edindiler? De ki: Hiçbir şeye mâlik olamayan ve düşünmeyen şeylere mi döndüler?

Zümer Sûresi 44: “Kul lillahi el şefâatu cemia lehu mulkus semâvâti vel ard summe ileyhi turceun”
Meâli: De ki: Şefâat tamamen Allah’a mahsustur. Göklerin ve yerin hükümranı O’dur. Sonra aslınız olan ona döndürüleceksiniz.

Kur’ân’ı incelediğimizde görüyoruz ki, şefâat tamamen Allah’a mahsustur.

Toplumun şefâat kelimesine yüklediği kavram aslında yardım niteliğindedir.

Oysa Kur’ân’da yardım kelimesi”Nasr” kelimesidir.

Şefâat kelimesi ise çok dikkatli değerlendirilmelidir.

Tolum, şefâat kelimesinin yorumunu; birinin kurtulması için ya da suçunun bağışlanması için yapılan aracılık diye yorumlar.

Burada kurtaran, kurtulan ve kurtulmasına aracı olan durumu söz konusudur.

Bunu bir örnekle anlatacak olursak bir kişi hasta olsa ne yapar? Doktora gider.
Doktor onun hastalığını teşhis eder ve onun hastalıktan kurtulması için ona ilaç verir.
O hasta o ilacı kullanır ve iyileşir.
Burada o kişiyi iyileştiren ilacın içindeki kimyasal maddedir.

Buna aracı olan doktor’dur.
Doktor dese “hastayı ben iyileştirdim”, ilaç dese “hayır ben iyileştirdim”, hasta dese hayır “ben kendim iyileştim” ne kadar doğru olur?

Doktorun bilgisi hastanın hangi hastalığa tutulduğunun tespitidir.
Bu tespit, doktorun Tıp ilminin eğitiminden geçerek ulaştığı bir sonuçtur.
Hangi hastalığa hangi ilaç iyi gelir, doktor bunu Tıp ilminden öğrenmiştir.
Ve Tıp ilmiyle hastaya yol gösterir, “senin hastalığın bu ve bu ilacı kullanmak gerekir” diyerek yardım eder.

Eğer hasta o ilacı kullanmazsa iyileşmez.
Burada doktorun yapacağı hiçbir şey yoktur.
O hastayı iyileştirecek olan o ilaçtır, o ilacın içindeki kimyasal güç o hastayı iyileştirecektir.
Ama hastanın o ilacı kullanması gerekir.

Burada doktorun yaptığı Tıp ilmi sayesinde yardımdır.

Toplum, şefâat ile yardım inceliğini birleştirip kullanıyor.

Evet, kişinin kendini aciz görüp, üstün yüce dediği kişiler sayesinde yardım bulacağını zanneder ve o kişilere sığınarak yardım ister, yani aracılık yapmasını ister

Oysa ona şah damarından yanın olan Allah, sığınılacak olandır.

Şefâat konusu ise; kişinin Allah’ın birliği idrakine ulaşmasındaki ulvî yolculuğun adıdır.
Yani aslı olan Allah’ta birleşme şehâdetidir.

İşte şefâat Allah’ tandır.

Yani hasta kalpler ancak Allah’ı tanımakla onun tecellilerine ârif olmakla mümkün olur.

Şefâat: Allah’ın birlik boyutunun, insanın gönlünde tecelli edişidir.

Kâmil insanlar bu şefâatin yolunu, Hakk’a ârif olmak isteyenlere tebliğ ederler.
Yolu yöntemi anlatırlar.
Hiçbir kâmil kişi şefâat edemez.

Bu yola ârif olmuş insanlar, yani cehalet hastalığından kurtulmuş insanlar ancak yol gösterirler, ilacı tarif ederler.
Tedavi etmek iyileştirmek Allah’a mahsustur.

Onun için Allah’tan gayrısı şefâat edemez ayetleri vardır.

Ancak kurtulmanın kurtuluşunu idrak eden insanlar, Hakk yolunda tefekkür ehli olmuş insanlar, cehalet hastalığına tutulmuş insanlara, şefâatin yolunu yöntemini gösterilirler.

Yani hastalıktan kurtulmanın ilacı budur derler.
Kişi o ilacı içtiğinde insanın vücudu o ilacın etkisi için hemen gerekli çalışmayı yapar bu çalışma ancak Allah’ın tecellisiyle olur.
Ne doktorun, ne hastanın, o ilacın vücuttaki etkisine zerre kadar yardımı olamaz.

İşte şefâat Allah’a mahsustur denilen hakikat budur.

Doktor da o ilmi öğrenmek için yıllarca eğitim aldı ve hâlâ almaktadır.
Ârif kişi Hakk’a ârif olmuştur, Hakk’a ârif olmak isteyene yol gösterir.
Ama ârif kişi, başka bir kişiyi ârif yapamaz, ârif olması için yol gösterir.
Ona şefâat edecek olan bizzat Allah’ın tecellileridir.

Kişi tıp fakültesine gitse, hiçbir tıp hocası bir çocuğu dr yapamaz.
dr olacak olan talebenin; içsel istekleri, yetenekleri, teslimiyeti, akletmesi, gözlemlemesi, idrak etmesi onu dr yapar.
O çocuğun dr olması için öğretmenleri sade o talebeye yol gösterir, bilgi verir.
Tıp ilmi ise, o çocuğu dr yapar.

İşte şefâat; Yol göstericinin gösterdiği yolda delillerle, şâhit olarak hakikate ulaşmaktır.

İşte şefâat: İlm-i Tevhîd derslerinin tefekkürü ve idrakiyle, Allah’ın birliğinin şuuruna ulaşmaktır.
Yani Allah’ta hidayet bulmaktır.

Şefâat yâ resûlAllah demek nedir, bunu çok iyi düşünmeliyiz.

Risâlet boyutunun mânâsına ulaşırsak, ancak bunu anlayabiliriz.

Hazreti Muhammed öncesi de şefâat anlayışı bugün ki gibi vardı.

Mekkeli müşrikler, dünyevi işlerinde kar etmek ve zarardan kurtulmak için ve inanç boyutunda Allah’a yaklaştırsın, aracı olsun diye putlarından vazgeçmezlerdi.

Burada put dediğimiz konuyu iyi araştırmamız gerekir.

Zümer Sûresi 3:.. “Biz onlara kulluk etmiyoruz, ancak Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara yakın oluyoruz, derler.”

Tek den gelen bu âlem, ikilik boyutudur.

İkilik boyutu gibi görünen bu âlemi, tekliğiyle tutan Allah’tır.

İşte şefâat, ikiliğin bir de birleşmesidir.