AKIL NEDİR

Çözmeyi yapan akıl…
Birleştirmeyi yapan kâlb…
Yaşama geçiren gönül…
Akıl, insana hakikati anlaması için, eşyanın özelliklerini çözebilmesi için, varlığın
birbiriyle olan bağını görebilmesi için, bahşedilen bir ilâhi bir anahtardır.
Akıl: Bağlamak, tutmak, korumak, men etmek, çözmek, buluşturmak, gibi anlamlara
gelir.
Genelde akıl için, “insana neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu
gösteren bir yetidir” dense de, bunun kalb makamı olduğunu söylemek daha
doğrudur.
Akıl vardır, insana kötülüğü de düşündürür.
Akıl vardır, insana iyiliği de düşündürür.
Akıl vardır, insanı yanlışa sürükler.
Akıl vardır, insanı doğruya sürükler.
Ama, kalb sahibi olan insan, iyilik ve doğruluk üzere hareket eder.
Çünkü kalb sahibi insan, Kâmil insandır.
Akıl vardır, kişinin hevasına esir olmuştur, insanı hevasına göre hareket ettirir.
Akıl vardır, kişinin kalbine bağlı çalışır, insanı ilme göre hareket ettirir.
Tûr Sûresi 32: "Em temuruhum ahlâmuhum bi hâzâ em hum kavmun tâgûn."
Em temuru-hum : Yoksa, işleyiş, emir, hüküm, hareket,
Ahlamu hum : Akılları, düşünceleri, hevaları, onlar
Bi hâzâ em hum : Bu, işte onlar, yoksa, mı, öylemi,
Kavmun tagun : Tagun kavmi, azmış, sapmış, putperest
Meâli: “Yoksa onların akılları kendi hevalarına göre mi hareket ediyor? İşte onlar,
kendi varettikleri putlara tapıyorlar."

Akıl ilme dayalı hareket ederse, varlığın niteliklerini çözer, yaratılışın hikmetine
erer.
İşte o zaman akıl, saf düşünceye ulaşır.
Akıl duyuma dayalı, nakle dayalı, hemen inanmaya dayalı kodlanmışsa, saf
düşünmeye ulaşamaz.
Akıl bağımsız bir şekilde yetiştirilmişse, duyduğuna hemen inanmaz, onu araştırır,
aslına ulaşmaya çalışır.
Ama akıl, bağımlı bir şekilde yetiştirilmişse, inanç kodlaması ile yetiştirilmişse,
düşünmeden, araştırmadan inanır.
Aklın kendine has özelliğini anne baba tarafından korunur, ya da esir edilir.
Aklın yaratılmasında ana gaye; düşünmek, çözmek, kavramak, kaynağına ulaşmak,
akışın nereye olduğunu görebilmektir.
Fakat anne ve baba, sorgulayan bir çocuğa; “Sorma dinden çıkarsın, çarpılırsın,
sadece inan, sana ne deniyorsa onu yap, emirlere yasaklara uy” diyerek aklın
çalışmasına engel oluyorsa, akıl yaratılışın ana gayesinden uzaklaşır ve esir bir hale
düşer.
Aklımızın esir olup olmadığını anlayabilmemiz gerekir.
Esir olmuş bir aklı esaretten kurtaran bir kişi, yaratılışın sırlarını bir bir çözmeye
başlar.
Akıl neye esir olmuş olabilir?
Dünya menfaatine mi?
Mal mülk, şan şöhret, makam sevdasına mı?
Yalan, dedikodu, hasetlik, fesatlık, kin, nefret, gibi duygulara mı?
Din adına anlatılan, aslı olmayan şeylere mi?
Karamsarlık, umutsuzluk, gelecek korkusu, işsizlik, gibi duygulara mı?
Allah korkusu, cehennem korkusu, cin, iblis, şeytan korkusuna mı?
Kibir, gurur, hor bakmak, kendini yüce görmek, yolunu yüce görmek, seçilmişlik,
üstünlük gibi duygulara mı?
Evet, akıl neye esir olmuş olabilir?
Bunu çok iyi anlamalıyız.

Anlamalıyız derken bile, anlama aklın başka bir kanadıdır.
Akıl yüzlerce kanatlı bir kuştur.
Kişiyi ya dünyaya uçurur, ya da hakikatleri çözmeye uçurur.
Aklı esir eden şeylerden kurtulan bir kişi, saf bağımsız düşünebilir, var oluşu ve var
edeni anlayabilir.
Akıl, iman için şarttır.
Akıl olmadan iman olmaz
İnsan olarak yaratılmanın sırrı akıldır.
İnsan doğduğunda, yani bebek iken, saf bir aklı vardır.
O akılda asla yargılama alanı yoktur.
Çocuk en saf bir şekilde eşyanın hakikatini anlamak için bakar.
Çocukta, yargılama yoktur, kötülüğe meyletme yoktur.
Çocuğun aklı, şahitliğe doğru akar.
İşte tam bu akışta aile devreye girer.
Ya çocuğun aklının akışına engel olur ve aklı bazı bilgilere, duygulara esir eder.
Ya da, aklın akışına yardımcı olur ve çocuk eminlik yolunda, yani iman yolunda
ilerler.
Çocuğun beynine, her türlü ayrımcılık, üstünlük, kötülüklere kapı açacak olan
bilgiler, aile tarafından ekilir.
Şahit olmak, anlamak, idrak etmek, çözümlemek için akıl şarttır.
Aklın beşeri boyutu ve kalbi boyutu vardır.
Onun için Kur'ân'da "kulûbun yakılûne" akledecek kâlbten bahseder.
Hacc Sûresi 46: "E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun yakılûne bihâ ev
âzânunyesmeûne bihâ fe innehâ lâ tamal ebsâru ve lâkin tamal kulûbulletî fîs
sudûr"
Meâli: "Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Böylece onların akıl edecek kalbleri yok
mu, ya da işitecek kulakları. Fakat onların görmelerinde körlük olmaz ve lâkin
gönüllerindeki idraklerdedir körlük."
Kalbi akıl tefekkürle, kendi aslını anlama yolunda idrak yolculuğu yapar, beşeri akıl
beden ihtiyaçları ile ilgili çalışmalar yapar

Kalbi akıl rûha, beşeri akıl tene bağlı çalışır.
Kalbi akıl, aklı temizler, zeka ile tanıştırır.
Zeka zekat aynı kökten gelen kelimelerdir,
Kendini temizleyen akıl, esaretten kurtulan akıl "Kad efleha men tezekkâ"
kurtulmuştur.
"Ulil elbâbi": Hakk üzere aklını işletenler"
Kalbi akıl, hakk ile batılı çözer
İlâhi akıl "Lübb" tür. Kamil akıl hep hakikatler için çalışır, hep öze bakar.
Lübn aynı zamanda “Öz” demektir.
İnsanın özünü oluşturduğu için, ilâhi akla da “Lübb” denmiştir.
İlâhi akıl, yani tarife gelmeyen Allah’ın aklı “Lübb”dür.
Allah cümle varlığı, kendi özünden çözerek şekillendirmiş, beden elbisesi
giydirmiştir.
İlâhi akıl, Allah’ın aklı desek doğru olabilir.
Hicr akıl: çözen, süzen, öze ulaşan, batılı haktan ayıran, taşlaşmış kayıtları eriten akıl
hicr : tam akıl sahibi, engel olan, taş, bırakan, ayıran,
Fecr Suresi 5: "Hel fî zâlike kasemun lizî hicr."
Meâli: "İşte bunların içinde, hakk ile batılı ayıran tam akıl sahipleri için, sağlam
deliller vardır. "
Necm Sûresi 15: "Mâ kezebel fuâd mâ reâ."
Meâli: "Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı."
Kur’an'ı incelendiğimizde, akletmek, kalbin bir işlevi gibi sunulur.
Akıl görmek için, anlamak için, şahit olmak için, yaratılmıştır.
Yeter ki, çocuğun aklı ailesi tarafından baskılanmasın.
Tarihte akılcılar ve nakilciler her zaman tartışmışlardır.
Bu kâinat bizim bakıp gözlemlememiz, okumamız, akıl edip düşünmemiz için apaçık
bir kitaptır.

Bir de insanların yazdığı kitaplar vardır.
Allah'ın satır satır yazılı kitabı olan varlık kitabında hata yoktur.
Lakin kulların yazdığı kitaplarda hatalar çoktur.
Bir kişi, insanların yazdığı kitaplardan, işte bunlar hakikatlerdir, diye aktarıyorsa bu
nakilciliktir.
Zaten “Ehli kitap” denilen kimseler, kitaplardaki bilgilere göre tartışan, iddialarda
kalan kimselerdir.
Nakilcilik, insanların yazdığı, ya da anlattığı şeyleri hakikat diye bilip nakletmektir.
Akılcılık ise hem kâinat kitabını düşünmek hem de insanların yazdığı kitapları
düşünmektir.
Ama asıl düşünülmesi gereken varlık kitabıdır, çünkü oradaki hakikatler tüm
saflığıyla tertemizdir.
İnsanların yazdığı kitaplarda her zaman hatalar olabilir.
İnsanların yazdığı ya da anlattığı boyut, nakiller boyutu, bilgiler boyutudur.
Ama varlığın, Matematik, Fizik, Kimya, Biyoloji, boyutu ilimsel boyuttur, orada hata
yoktur.
Akılcılık bize bahşedilen aklı çalıştırmak, ince ince düşünmektir.
Göz, gözlemlemek içindir.
Kulak, duymak içindir.
Akıl, gözlemleneni ve duyduğunu düşünmek araştırmak içindir.
Hucurât Sûresi 4 âyet, Lokman Sûresi 21. âyet, Bakara Sûresi 170. âyet gibi bir çok
âyette nakilcilerin halleri açıklanır..
Hucurât Sûresi 4: “İnnellezîne yunâdûneke min verâil hucurâti ekseruhum lâ
ya’kılûn.”
Meâli: “Muhakkak ki sana karşı kendi bildikleriyle inat edip karşılık veren o
kimseler; kendi geçmiş bildiklerinde, kendi egolarındadırlar. Onların çoğu akledip
düşünmezler.”
Lokman Sûresi 21: “Ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve
lâ kitâbin munîr ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ
vecednâ aleyhi âbâenâ, e ve lev kâneş şeytânu yedûhum ilâ azâbis saîr.”

Meâli: “İnsanlardan Allah hakkında bir bilgisi olmadan ve yol gösterici olmadan ve
nur saçan o varlık kitabını anlamadan tartışıp duran kimseler vardır. Onlara: Allah’ın
sunduğu şeylere uyun denildiği zaman, derler ki: Atalarımızdan bulduğumuz
inançlara tâbi oluruz. Ya onlar şeytani hâllere uymuş, ötekileştirmenin cehaletinin
sıkıntılarında kalmış olsalar bile mi?”
Bakara Sûresi 170: “Ve izâ kîle lehumuttebiû mâ enzelallâhu kâlû bel nettebiu mâ
elfeynâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ yakılûne şeyen ve la yehtedûn.”
Meâli: “Onlara Allah’ın sunduğu şeylere tâbi olun denildiği zaman, derler ki: Hayır,
biz atalarımızı ne üzere bulduysak ona tâbi oluruz. Eğer ataları bir şeyi akıl
etmiyorlar ve doğru yol üzere olmasalar da mı?”
Kur’ân’ı incelediğimiz zaman, aktarılan bilgilerde kalan kimseler, akıl etmeyen
kimseler olarak açıklanmıştır.
Akıl etmeyen kimseler; kitaplardan okudukları, atalarından duydukları şeyleri
araştırmadan inanırlar ve kendi bildiklerinde inat ederler.
Çünkü onlar ilk defa duydukları şeyi, “Okuduğumuz kitaplarda yoktur, ben böyle bir
şey duymadım” deyip hemen itiraz ederler.
Maalesef ki gençliğimiz nakilci bir zihniyetle yetişmeye zorlanıyor.
Bir kişi, kendi düşüncesini sunsa, akıl edip düşündüğü bir tespiti ortaya koysa,
hemen karşısına:
– Bu dediğin hangi kitapta yazıyor?
– Biz böyle bir şey duymadık.
– Dinden çıkıyorsun, kâfir oluyorsun.
– Kaynağın nedir? Diyerek engeller konuluyor, korkular konuluyor.
Akıllar zincire vurulur, esir edilirse, düşünme, araştırma, sorgulamaya yasak
konulursa, aklın nasıl bir cevher olduğu asla anlaşılamaz.
Kur’ân yüzlerce yerde akledin, düşünün, tefekkür edin, araştırın, derken,
akletmenin, düşünmenin, tefekkür etmenin, yasaklanmaya çalışıldığı bir toplum
yeni keşifler ortaya konulabilir mi?
Bir çocuk bile 1-2 yaşına geldiğinde tüm saflığıyla, bu nedir anne, diye sormaya
başladığında karşısına kocaman nakilcilik dünyası çıkar.

Televizyonlarda çıkan ister İlahiyatçı ister bazı tarikatların ileri gelen kişilerinin hep
konuştukları şeyler nakledilen şeylerdir.
Kur’ân bizlere nakillerde kalmamayı tavsiye eder.
Kur’ân bizlere verilen aklın kullanılmasını öğütler.
Oturduğumuz topluluklarda, dinlediğimiz ve konuştuğumuz şeyler hep insanların
yazdığı kitaplardan aktarılanlardır.