CİN-BİLİNMEYENLER SURESİ

 

-1-

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِّنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا

Kul ûhıye ileyye ennehustemea neferun minel cinni fe kâlû innâ semi’nâ kur’ânen acebâ

Kul uhiye : de, anlat, açıkla, ortaya çıkmak, bildirmek, vahy
ileyye : bana, için,
enne-hu : o, onun olduğu
istemea : dinlemek, dinledi, kulak vermek,
Neferun : bir grup,
Min el cinni : cin, yabancı, tanınmayan, bilinmeyen, tanınamayan
fe kâlû : sonrada, dediler,
İnnâ semina : biz, duyduk, işittik, dinledik,
kurânen : okunan şey, anlatılan, kâinat kitabı, cem
aceben : garip, acayip, ilginç, hayret verici şey, harika güzel

 

1- Bilinmeyenlerden bir gurup hakikatleri dinlemek için ortaya çıktılar. Sonra da dediler ki: Biz okunan şeylerden hayret verici bilgiler dinledik.

 

-2-

يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَن نُّشْرِكَ بِرَبِّنَا أَحَدًا

Yehdî ila ruşdi fe âmennâ bih, ve len nuşrike bi rabbinâ ehadâ

yehdî : yol gösteren, kılavuz, ulaştıran
ilâ er ruşdi : rüşd, erginlik, kemal, irşat, bilgi erdemliliğe ulaşmış
fe âmennâ bihi : inandık, iman ettik, güvendik, ona,
ve len nuşrike : dahil değil, ortak değil, dahil etmemek, ortak koşmamak
bi rabbi-nâ : Rabbimize, bizi vücudlandıran
ehaden : bir, tek, birliği

 

2- Yol göstericinin bilgisinin erdemliliğine, onun anlattığı hakikatlere ve bizi vücudlandıranın bir olduğuna, ortak koşmamamız gerektiğine inandık.

 

-3-

               وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا

Ve ennehu teâlâ ceddu rabbinâ mettehaze sâhıbeten ve lâ veledâ

ve enne-hu : ve onun
teâlâ : her şeye gücü yeten, çok yüce, tecellilerin sahibi,
ceddu : büyük baba, ata, soy, şanı, azameti, büyük, soy, aslımız,
rabbi-nâ : Rabbimiz, bizi vücudlandıran,
mâ ittehaze : edinmedi, çekilmek, uzak olmak
sâhibeten : sahibe, eş, mülkiyetin sahibi, bir şeyin sahibi
ve lâ veleden : çocuğu yok, oğul edinmedi, çocuğu olmadığı

 

3- Bizi vücudlandıranın aslımız olduğuna, O’nun her şeye gücü yeten olduğuna, çocuk edinmekten, eşi olmasından uzak olduğuna inandık.

 

-4-

            وَأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا

Ve ennehu kâne yekûlu sefîhunâ alâllâhi şetatâ

ve enne-hu kane : olduğunu, o, oldu,
yekûlu : söylüyor, anlatıyor,
sefîhu-nâ : sefih, ahmak, akılsız, zekâsı gelişmemiş, idraksiz, biz
alâ allâhi : Allah’a, Allah ile ilgili, Allah hakkında,
şetatan : engelleyici, asılsız, temelsiz, dayanaksız

 

4- Bizim inandığımız o idraksiz kişiler, Allah ile ilgili asılsız şeyler söylüyorlarmış.

 

-5-

          وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن تَقُولَ الْإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا

Ve ennâ zanennâ en len tekûlel insu vel cinnu alâllâhi kezibâ

Ve enna zanennâ : zannettik, sandık,
en len tekülü : demezler, söylemezler, yani olmayacak
el insu : insanlar, tanınan, bilinen
ve el cinnu : cinler, bilinmeyenler, tanınmayanlar, tanınmayan,
alâ allâhi : Allah’a, Allah için
keziben : yalan, yalanlarda kalmak,

 

5- Tanıdıklarımıza ve tanımadıklarımıza Allah hakkında yalan söylemezler zannettik.

 

-6-

وَأَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِّنَ الْإِنسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِّنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا

Ve ennehu kâne ricâlun minel insi yeûzûne bi ricâlin minel cinni fe zâdûhum rehekâ

ve ennehu kâne : onun, oldular, olduklarında
ricâlun : adamlar, erkekler, kimseler, ileri gelenler,
min el insi : insanlardan
yeûzûne : sığınmak, sığındı
bi ricâlin : adamlara, erkekler, kimseler,
min el cinni : tanımlanamayan, tanımadıklar, cinlerden,
Fe zadu hum : böylece, sonra, artan, artmak, artırdılar, onlar
rehekan : yorgunluk, azgınlık, akıl etkinliği yavaşlamış

 

6- Tanıdıklarımızdan bazı kimseler, tanımadıkları bazı kimselere sığındı. Böylece onların akıl etkinliği yavaşladı.

 

-7-

وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَدًا

Ve ennehum zannû kemâ zanentum en len yebasallâhu ehadâ

ve enne-hum zannu : onlar zannettiler, onların zannı, zanlarda kaldılar,
Kemâ zanentum : öyle zannettiler, zannettikleri gibi,
en len yebase : değil, göndermek, beas, uyandırmak, ortaya çıkmak, diriltme
Allâhu ehaden : Allah, bir, birisi,

 

7- Onlar zanlarda kaldılar. Allah’ın hakikatlerini anlatan biri ortaya çıkmaz zannettiler.

 

-8-

وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاء فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا

Ve ennâ le mesnes semâe fe vecednâhâ muliet haresen şedîden ve şuhubâ

ve ennâ : biz, bizler,
le mesna : uzanmak, dokunmak, dinlemek, yaşlanmak, temasa geçmek,
el semâe : sema, gökyüzü, ulvi âlem
fe vecednâ-hâ : bulundu, onu bulduk, anladık
muliet : dolu, doldurulmuş
haresen : muhafızlar, koruyan, koruyucular, koruyan, bekçiler, güvenli
şedîden : şiddetli, güçlü, kuvvetli,
ve şuhuben : şihaplar, kıvılcım, akan yıldız, parlama, sonsuz nur

 

8- Biz Ulvi Âlem’in hakikatlerini anlamak için temasa geçtik. O hakikatleri daha güvenli ve sonsuz bir nurla dopdolu bulduk.

 

-9-

وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَن يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَّصَدًا

Ve ennâ kunnâ nak’udu minhâ mekâıde lis semi fe men yestemiıl âne yecid lehu şihâben rasadâ

ve ennâ kunna nakudu : biz oturduk, oturanlardan olduk
min-hâ mekaide : koltuk, oturma yerlerine
li es semi : için, işitmek, dinlemek
fe men yestemi : sonra, böylece, kim, dinlemek, duymak, eğer kim dinlerse
elâne : şimdi, hemen, artık,
yecid : bulur, olur,
lehu şihaben : onu, o, bir parlama, kıvılcım, tecelliler,
rasaden : izleme, izleyen, gözetleyen,

 

9- Ve biz o hakikatleri işitmek için oturma yerlerine oturanlardan olduk. Sonra da hakikatleri dinleyen kimselerden, o hakikatlerin nurunu izleyenlerden olduk.

 

-10-

وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَن فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا

Ve ennâ lâ nedrî eşerrun urîde bi men fîl ardı em erâde bi him rabbuhum reşedâ

ve ennâ la nedri : doğrusu, bilmiyoruz, bilemiyoruz
eşerrun : nokta, ilmin sonu, konu ile ilgili önemli bölüm, kötü, kibirli
uride : istemek, istiyorum,
bi men : kimselere
fîy el ardı : dünyada, yeryüzünde
em erada : ya da, istedi, diledi, diler,
bi him rabbu hum : onlar, rableri, onları vücudlandıran,
raşeden : akıllı, erdem, kemal, ilmin erdemliliğe ulaşmış, irşat olmak,

 

10- Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzündeki kimselerin istedikleri şey, kötülüklerde kibirlilik içinde olmak mıdır, yoksa irşat olup onları vücudlandıranı anlamayı istemek midir?

 

-11-

وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا

Ve ennâ minnes sâlihûne ve minnâ dûne zâlik kunnâ tarâika kıdedâ

ve ennâ minna : doğrusu biz, bizden, aramızdan,
es sâlihûne : iyi, Salih, hakikatlere uygun hareket eden
ve min-nâ : ve bizden
dûne zâlike : olmadan önce, onsuz, bunun dışında, olmayanda var
kun-nâ : biz olduk
tarâika : yöntem, tarikler, tarikat, yollar
kıdeden : çeşitli, değişik, şerit, ayrılmış yollar, ayrılmış bölümler

 

11- Doğrusu bizden iyi olan kimseler de var ve iyi olmayanlar da var. Bizler çeşit çeşit yollara ayrılanlardan idik.

 

-12-

وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن نُّعجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُ هَرَبًا

Ve ennâ zanennâ en len nu’cizallâhe fîl ardı ve len nu’cizehu herebâ

ve ennâ zanenna : biz zannettik, düşünemedik
en len nucize : biz değil, yetersizlik, acizlik, güçsüzlük
allâhe : Allah
fî el ardi : yeryüzünde, dünyada, yaşam,
ve len nucize-hu : aciz, yetersiz, güçsüzlük,
heraben : kaçarak, kaçtık

 

12- Yeryüzünde Allah’a karşı acizliğimizi düşünemedik ve o acizliği anlamaktan kaçtık.

 

-13-

وَأَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدَى آمَنَّا بِهِ فَمَن يُؤْمِن بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا

Ve ennâ lemmâ semi’nel hudâ âmennâ bih fe men yu’min bi rabbihî fe lâ yehâfu bahsen ve lâ rehekâ

ve ennâ lemma semina : doğrusu, biz, duyduğumuz zaman, işitmek, biz,
el hudâ : hidayet, doğru yol göstermek, kılavuz,
Âmennâ bihi : iman etmek, inanmak, güvenmek, ona, o hakikatlere
fe men yumin : artık, böylece, bundan sonra, kim, iman ederse
bi rabbi-hî : Rabbine
fe lâ yehâfu : yok, korku, çekinmek, sakınmak,
bahsen : yetersiz, ucuz, değersiz kılınma, küçük düşürülme, nakıs
ve lâ rehekan : yok, yorulma, ruh, beden, akıl olarak bitkinlik hissetme,

 

13- Bize doğru yolu gösterenden hakikatleri işittiğimiz zaman inandık. Böylece anladık ki, kim Rabbine iman ederse o küçük düşürülmekten korkmaz ve akıl etkinliği yavaşlamaz.

 

-14-

وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُوْلَئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا

Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ

ve ennâ minna : doğrusu, biz
el muslimûne : slam’a, barışa teslim olanlar, esenliğe gelen, teslim olan
ve min-nâ : ve bizden
el kâsitûne : sertleşmiş, katılaşmış, kasitun
Fe men esleme : artık, kim barışa geldi, hakikatlere teslim oldu,
Fe ulaike : artık, bundan sonra, işte onlar,
teharrev : sapmak, hakikatlerden sapmak,
raşeden : erginlik, kemal, irşat, ilmin erdemliliğe ulaşmış, doğru yol

 

14- Doğrusu bizlerden hakikatlere teslim olanlar da var, kalbleri katılaşmış olanlar da. Artık bundan sonra kim hakikatlere teslim olursa, işte onlar hakikatlerden sapmaz, dosdoğru hakk yolunda olur.

 

-15-

وَأَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا

Ve emmel kâsitûne fe kânû li cehenneme hatabâ

ve emmâ : ve lâkin, fakat,
el kâsitûne : sertleşmiş, katılaşmış, kasitun, kalpleri katı olan,
Fe kanu : edildiler, oldular, oldu
li cehenneme : cehennem, derin kuyu, cehaletin derinliği
hataben : ahşap, odun, içi boş, bilgisizlik, cehalet

 

15- Fakat kalbleri katılaşmış olanların bilgisizlikleri cehennemleri olur.

 

-16-

وَأَلَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاء غَدَقًا

Ve en levistekâmû alet tarîkati le eskaynâhum mâen gadekâ

ve en lev : olanlar, eğer, ise,
istekâmû : düz gitmek, istikamet, belli bir yön, dosdoğru
alâ et tarîkati : yüce yolda, tarikata
Le eskayna hum : elbette, sulamak, sulandılar, bereketlendiler
mâen : su, rahmet, ilim
gadekan : boğmak, kana kana, bol bol, boğarcasına, kanarcasına

 

16- Hakikatlerin yüce yolunda dosdoğru gidenler ise, bol bol rahmetle bereketlenirler.

 

-17-

لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَن يُعْرِضْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا

Li neftinehum fîh ve men yurıd an zikri rabbihî yeslukhu azâben saadâ

Li neftine hum fihi : için, araştırma, imtihan, sınama, anlamak, onlar, onda,
ve men yurid : kim, kimse, reddeden, yüz çeviren,
an zikri : anma, anlamak,
rabba hi : rabbi, onu vücudlandıran
yesluk-hu : uğrar, gider, sevk olur, kalır,
azâben : ceza, azap, sıkıntı,
saaden : yokuş yukarı, meşakkatli, güç, sıkıntılı, zorlu, yorucu, ağır

 

17- Onlar hakikatleri anlamak için uğraşırlar. Kim kendini vücudlandıranı anlamaktan yüz çevirirse, o ağır bir sıkıntıda kalır.

 

-18-

وَأَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلَّهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللَّهِ أَحَدًا

Ve ennel mesâcide lillâhi fe lâ tedû maallâhi ehadâ

ve enne : muhakkak ki
el mesâcide : mescid, Allah’ın tefekkür edildiği yer, teslim olunan yer
li allâhi : Allah
Fe la tedü : artık, icabet etmeyin, yönelmeyin, dua, istemeyin,
Mea Allah ehaden : birlikte, beraber, Allahın birliği, bir, tek, kimse,

 

18- Muhakkak ki teslim olunan yer Allah’tır. Artık Allah ile beraber bir kimseyi yüce bilip ona yönelmeyin.

 

-19-

وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللَّهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا

Ve ennehu lemmâ kâme abdullâhi yedûhu kâdû yekûnûne aleyhi libedâ

ve enne-hu : bu, doğrusu, muhakkak ki o
lemmâ : için, olduğu zaman
kâme : kalktı, hareket etti,
abdu allâhi : kul, Allah, Allah’ın kulu
Yedû hu : çağrı, davet, ona, hakka,
Kâdû yekunune : neredeyse, olurlar, oluyorlar, oldular,
aleyhi : onda, onun çevresinde
libeden : keçe, üst üste birikip toplanma, kalabalık, birbirine girmek

 

19- Doğrusu o; Allah’ın kulu olmanın hakikatini, O’na yönelmeyi anlatmak için hareket ettiği zaman, neredeyse birbirlerine girerler.

 

-20-

قُلْ إِنَّمَا أَدْعُو رَبِّي وَلَا أُشْرِكُ بِهِ أَحَدًا

Kul innemâ edû rabbî ve lâ uşriku bihî ehadâ

Kul innema : demek, anlatmak, söyle, sadece, yalnızca,
edû : aramak, istemek, dua etmek, yönelmek,
rabbî : Rabbim
ve lâ uşriku : ilgili, ilgilenmemek, ortak koşmamak,
bi-hî ehaden : ona birini, hiç kimseyi

 

20- De ki: Yalnızca Rabbime yönelirim ve O’na hiç kimseyi ortak koşmam.

 

-21-

قُلْ إِنِّي لَا أَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا

Kul innî lâ emliku lekum darren ve lâ reşedâ

Kul inni : anlat, de, söyle, ben
lâ emliku : malik, sahip değilim, sağlayamam
Lekum darren : size zarar, sıkıntı, müşkül,
ve lâ raşeden : yok, erginlik, kemal, irşat, ilmin erdemliliğe ulaşmış, hidayet

 

21- De ki: Benim kendime ait bir gücüm yoktur. Size bir zararım olmaz ve irşad edemem.

 

-22-

قُلْ إِنِّي لَن يُجِيرَنِي مِنَ اللَّهِ أَحَدٌ وَلَنْ أَجِدَ مِن دُونِهِ مُلْتَحَدًا

Kul innî len yucîrenî minallâhi ehadun ve len ecide min dûnihî multehadâ

Kul inni : de, anlat, ben
len yucîre-nî : korumak, kurtarmak, sığınmak, beni korumaz
min allâhi : Allah’tan
ehadun : bir, birisi, bir olan,
ve len ecide : ben değil, bulamam
min dûni-hî : olmadan, ondan başka
multehaden : sığınak, korunulan yer, sığınacak yer

 

22- De ki: Beni Allah’tan başka biri koruyamaz ve O’ndan başka sığınılacak yer de yoktur.

 

-23-

إِلَّا بَلَاغًا مِّنَ اللَّهِ وَرِسَالَاتِهِ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا

İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtih ve men yasıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ

illâ : ancak, sadece
belâgan : tebliğ, iletişim, hakikatlerin, bilgilerin aktarılması
min allâhi : Allah’tan, Allahın
ve risâlâti-hî : mesajları, risaleti, bilgiler, haber, küçük kitap
ve men yasi : kim, isyan, karşı gelmek, kabul etmemek,
Allâh : Allah
ve resûle-hu : resulü, hakikati gösteren, o
Fe inne lehu : artık, bundan sonra, onun hali,
Nâre cehenneme : yakıcı, yakıp yıkıcı haller, cehaletin cehennemi
hâlidîne : devamlı, sonsuz, hep o halde olmak,
fî-hâ ebeden : orada, içinde, içlerinde, devamlı, sürekli, sonsuz,

 

23- Sadece Allah’ın hakikatlerini ve tüm varlık kitabında O’nun hakikatlerinin yazılı olduğunu tebliğ ederim. Kim Allah’a isyan ederse ve o resulü anlamazsa, artık onun hâli, devamlı cehaletin cehenneminin o yakıp yakıcı hâllerinde kalmaktır.

 

-24-

              حَتَّى إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ أَضْعَفُ نَاصِرًا وَأَقَلُّ عَدَدًا

Hattâ izâ reev mâ yûadûne fe se ya’lemûne men ad’afu nâsıren ve ekallu adedâ

hattâ : sonunda, nihayet
izâ raev : gördükleri zaman, idrak etmek, tanımak,
Mâ yuadune : şey, ne, değil, söz, vaat, vaat edilen, verilen söz
Fe se yalemune : artık, bilecekler
Men adafu : kim, zayıf, aciz,
nâsiran : yardımcı, yardım
ve ekallu : daha az, kısa, düşük, aciz,
adeden : adet, sayı

 

24- Vaat edilen şeyleri gördükleri zaman, yardımlarında zayıf olan ve aciz kalan kimdir, artık bilecekler.

 

-25-

قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَّا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا

Kul in edrî e karîbun mâ tûadûne em yec’alu lehu rabbî emedâ

Kul in edri : de, anlat, biliyorum ki, idrak ediyorum ki, anlıyorum
e karibun : yakınlık,
mâ tuadune : söz verdi, vaat etti,
em yecalu : yaptığında, yapar, oluşturmak, ortaya koymak,
lehu Rabbi : rabbine
emedan : vade, dönem, süre, müddet, belli bir zaman içinde

 

25- De ki: Bilin ki vaat edilen şeyler yakındır. Rabbimizin tecellileri belli bir zaman içinde yerine gelir.

 

-26-

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا

Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ

âlimu : bilen, âlim, bilgi, ilmiyle var eden, ilmin sahibi
el gaybi : gaip, gizli olan, görünmeyen, bilinmeyen,
fe la yuzhiru : göstermez, bildirmez, açığa çıkarmaz, anlayamaz
alâ gaybi-hî : gaip, görünemeyen, bilinmeyen
ehaden : bir, bir kimse, birisi

 

26- Görünmeyen her şeydeki ilmin sahibi O’dur. Görünmeyen o hakikatleri O’na tâbi olandan başka biri anlayamaz.

 

-27-

إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِن رَّسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا

İllâ menirtedâ min resûlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ

illâ : sadece, ancak, var
men irtedâ : muvafakat, uygun görme, onama, kabul eden kimse
min resûlin : resullerden, haberci, hakikatleri gösteren,
fe inne hu : doğrusu o,
yesluku : sergiler, sevk eder, tanıtır, sunar, takdim eder, gösterir
min beyni yedey-hi : onların elleri arasından, önünden
ve min halfi-hî : halefi, sonradan gelen, ardından, soy, izini takip eden
rasadan : izleme, gözleyen, gözeten

 

27- Ancak Resullerin gösterdiği hakikatleri anlayan kimseler başka. Doğrusu o; ulaştığı hakikatleri takdim eder ve onun izinden gelenler de o hakikatleri izler.

 

-28-

لِيَعْلَمَ أَن قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا

Li yaleme en kad eblegû rısâlâti rabbihim ve ehâta bimâ ledeyhim ve ahsâ kulle şeyin adedâ

li yaleme : için, bilsin, bilmek, bilmeleri için,
en kad eblegû : bildirim, tebliğ edilmiş oldu, tebligat
risâlâti : mesajlar, risale, mektup, bilgiler, hakikatleri bildirmek,
rabbi-him : Rab, vücudlandıran, onlar, kendileri,
ve ahâta : aldı, ihata etti, kuşattı, tecellileriyle sardı, Zatıyla kavradı
bimâ : dahil, şeyleri, sıfatları, nesne, bedenleri,
ledey-him : var, yanında, onlarda, kendilerinde, bedenlerinde
ve ahsâ : saymak, idrak etmek, sonsuz varlık, zaptetmek, fehmetmek,
Kule şeyin adeden : her şey, bütün varlık, adedi, adet, sayı, rakam, miktar

 

28- Böylece onlara; kendilerini vücudlandıranı ve bedenlerinde olan her şeyi ve sayısı sonsuz olan bütün varlığı, tecellileriyle ihata edeni bilmeleri için hakikatlerin bilgileri tebliğ edildi.