NİSÂ SÛRESİ

 

-1-

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

Yâ eyyuhân nâsuttekû rabbekumullezî halakakum min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisââ vettekûllâhellezî tesâelûne bihî vel erhâm İnnallâhe kâne aleykum rakîbâ

yâ eyyuhâ en nasu : ey insanlar,
itteku : fenalardan sakınma ortak koşmama, takva
rabbe kum : Rabbiniz, sizi vücudlandıran,
Ellezî halaka kum : o ki, sizi yarattı, var etti,
Min nefsin vahidetin : nefs, öz varlığınız, kişi, beden, tek, bir,
ve halaka minha : yarattı, varetti, ondan,
zevce ha : eş, benzer, cins, türler, aynı yolda olan, o
ve besse min huma : yaydı, türetti, çoğaltan, onlardan,
Ricâlen kesiran : er kişi, kâmil kişi, erkekler, çok, çok sayıda
ve nisaen : kadın, nefsini anlama yolunda olan,
ve ittekû Allah : takva, fenalardan sakının, ortak koşmayın, Allah
Ellezi tesâelûne bihi : o ki, istemek, sual etmek, sorgulamak, onunla
ve el erhâme : rahimler, akrabalıklar, yakınlar
İnne Allah : muhakkak ki Allah
Kâne aleykum : oldu, dır, üzerinizde, sizdeki,
rakiben : gözeten, koruyan, bekçi, tutup duran, sımsıkı tutan

 

1- Ey insanlar! Sizi vücudlandırana karşı fenalardan sakının, ortak koşmayın. Ki O’dur sizi tek bir nefisten halkeden ve ondan eşler vareden ve onlardan birçok erkek ve kadın olarak çoğaltan. Fenalardan sakının, Allah’a ortak koşmayın. Ki O’nun hakikatlerini anlamak için sorun arayın ve yakınlığı anlayın. Muhakkak ki Allah, sizdeki tüm tecellileri ile sizi sımsıkı tutandır.

-2-

وَآتُواْ الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلاَ تَتَبَدَّلُواْ الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا

Ve âtûl yetâmâ emvâlehum ve lâ tetebeddelûl habîse bit tayyîb ve lâ tekulû emvâlehum ilâ emvâlikum İnnehu kâne hûben kebîrâ

ve âtû : verin,
el yetama : yetim, yalnız kalan, kendi inançlarından kopmuş,
emvâle-hum : onların mallarını, değerlerini, hakikatlerin bilgileri,
ve lâ tetebeddelû : yok, değiştirmek,
el habîse : zararlı, pis, kötü, zarar veren,
bi el tayyibi : temiz, zararsız, iyi, güzel,
ve lâ teakulu : yemeyin, beslenme, fayda, yarar,
emval hum : mal, değer, bilgi, onlar
ilâ emvâli-kum : mallarınız, değerleriniz, bilgi, siz, kendiniz,
inne-hu kane : muhakkak ki o, oldu,
Huben kebir : günah, aldatma, vebal, büyük

 

2- Atalarının inancından kopmuş olup, hakikati arayanlara hakikatlerin bilgilerini verin ve tertemiz hakikat bilgilerini cehaletin o zararlı bilgileriyle değiştirmeyin ve onların değerlerini kendi değerleriniz yapıp faydalanmayın. Muhakkak ki bu büyük bir vebaldir.

-3-

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ

Ve in hıftum ellâ tuksitû fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa fe in hıftum ellâ tadilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum zâlike ednâ ellâ teûlû

ve in hıftum : eğer, korkmak, çekinmek, tereddüd, tedirğin,
ella tuksitu : değil, yok, adil, haklı, doğruluk,
Fi el yetama : atalarının inancından kopmuş hakikati arayan, yalnız,
fe inkihû : o zaman, nikâh, katmak, birleştirme, bağlanma, uygun
mâ tâbe lekum : dönmek, tabi olmamak, uymamak, uygun değil, siz
Min en nisâi : nefsini anlama yolunda olan,
Mesnâ : tekrarlanmış, devamlı hikmetler öğütler, sağlam, ikişerli
ve sulase : üçe mensub, birleşmiş, dahada sağlam, aklı terk etmek
ve rubaa : rabbe dönmek, vücudların sahibi, rabbde fani olmak,
Fe in hıftum : eğer, korkarsanız, çekinmek, tedirğin, tereddüd,
ella tadilu : değil, adil olamama, doğruluk, eş, hakkıyla anlatamama
Fe vâhideten : artık, bir olan, tek olan, benzersiz, tüm varlıkta bir olan
Ev : ve, veya, ya da, yahut, meğer ki, belki, aksine, hatta
ma meleket eyman kum : değil, güç, sahip, el, gücünüz, diri, yemin, siz
Zâlike edna : işte bu, daha uygun, aşağı, pek az, yakın, gerekli olan
ella teulu : değil, yok, haksızlık etmemek, adalet, doğruluk, yüce

 

3- Eğer, atalarının inançlarından kopmuş olup, hakikati arayanlara sunulan değerlere, onların doğruluk içinde sahip çıkamayacağından çekiniyorsanız, nefsini anlama yolundan döneceklerini düşünüyorsanız, o zaman onlara; tekrarlaya tekrarlaya ve birleştirerek ve Rabb şuuruna ulaşarak hakikatlere bağlanmalarını söyleyin. Eğer onların hakikatleri anlama, sizin de hakkıyla anlatamama çekinceniz varsa, artık tüm varlıkta tek olan gücü ve sizlerdeki gücün sahibinin sizler olmadığını anlayıncaya kadar onlara yardım edin. İşte bu doğruluktan ayrılmamanız için uymanız gerekendir.

 

-4-

وَآتُواْ النَّسَاء صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً فَإِن طِبْنَ لَكُمْ عَن شَيْءٍ مِّنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ هَنِيئًا مَّرِيئًا

Ve âtûn nisâe sadukâtihinne nıhleh fe in tıbne lekum an şey’in minhu nefsen fe kulûhu henîen merîâ

ve âtû : verin, sunun, bilgilendirin,
el nisae : nefsini anlama yolunda olan, kadın,
sadukâti-hinne : doğru, dürüst, onlar, vermek, hakka ait bilgi, bağış, yol
nıhleten : vermek, hakka ait bilgiyi sunmak, bağış, yol
fe in tıbne lekum : fakat, eğer, helal, güzel, temiz, hoşnut, size
An şey minhu nefsen : bir şey, ondan, nefs, kendisi, kişi, can
kulû-hu : fayda, yarar, beslenme, o,
henien merian : uygun, sıhhat, rahat, kolay,

 

4- Nefsini anlama yolunda olanlara, Hakk’a ait olan bilgileri doğruluk içinde verin. Bundan sonra eğer bir güzellik içinde kendilerinden doğan o bilgilerden bir şeyi sizlerle paylaşırlarsa, ondan hakikatlere uygun olarak yararlanın.

-5-

وَلاَ تُؤْتُواْ السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ قِيَاماً وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا وَاكْسُوهُمْ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا

Ve lâ tutûs sufehâe emvâlekumulletî cealallâhu lekum kıyâmen verzukûhum fîhâ veksûhum ve kûlû lehum kavlen marûfâ

ve lâ tutû : vermeyin, yapmayın,
el sufehae : akılsız, aklını işletmeyen, anlayamayacak olan
emvâle-kum : mallar, değerler, hakikat bilgileri, siz
Elleti celae allah : o ki, yaptı, sundu, var etti, düzen, verdi, Allah
Lekum kıyamen : size, sizi, diri olan, ayakta, diriliş,
ve urzukû-hum fiha : rızıklandırın, fayda, yarar, onun içinden,
ve eksû-hum : giysi, beslemek, rahatlatmak, fayda bulmak, onlar
ve kûlû lehum : söyleyin, deyin, konuşun, onlara,
Kavl maruf : söz, bilinen, ariflik, uygun

 

5- Sizi diri tutan, varlığı var eden Allah’a ait olan ulaştığınız o değerli bilgileri, aklını işletemeyip anlayamayacak olanlara vermeyin. O hakikatlerden onları faydalandırın ve onları rahatlatın ve bir ariflik ölçüsünde onlarla konuşun.

-6-

وَابْتَلُواْ الْيَتَامَى حَتَّىَ إِذَا بَلَغُواْ النِّكَاحَ فَإِنْ آنَسْتُم مِّنْهُمْ رُشْدًا فَادْفَعُواْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ وَلاَ تَأْكُلُوهَا إِسْرَافًا وَبِدَارًا أَن يَكْبَرُواْ وَمَن كَانَ غَنِيًّا فَلْيَسْتَعْفِفْ وَمَن كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ بِالْمَعْرُوفِ فَإِذَا دَفَعْتُمْ إِلَيْهِمْ أَمْوَالَهُمْ فَأَشْهِدُواْ عَلَيْهِمْ وَكَفَى بِاللّهِ حَسِيبًا

Vebtelûl yetâmâ hattâ izâ belagûn nikâh fe in ânestum minhum ruşden fedfeû ileyhim emvâlehum, ve lâ tekulûhâ isrâfen ve bidâren en yekberû. Ve men kâne ganiyyen felyestafif ve men kâne fakîran felyekul bil marûf Fe izâ defatum ileyhim emvâlehum fe eşhidû aleyhim. Ve kefâ billâhi hasîbâ

ve ibtelû : deneme, imtihan edin, arayan, dertli, yardıma muhtaç,
el yetema : yetim, yalnız kalan, atalarının inançlarından kopmuş
Hatta izâ belagu : hatta, oluncaya kadar, olgunluk, erişince, kemalat
en nikâha : nikah, katmak, birleştirme, bağlanma
fe in ânestum : bundan sonra, eğer, hissederseniz, anlarsanız, görürsen
min-hum ruşden : onlarda, yeterli, akılcı, olgunluk, doğruyu anlama
fe idfeû emval hum : o zaman, verin, sunun, mal, değer, onlar
ve lâ tekulû ha : yok, yemek, fayda,
israfen : israf, gereksiz, aşırılık
ve bidâren en yekberu : dikkatli, uyanık, acele, büyük olan, büyümek
ve men kâne ganiyyen : kim, oldu, zengin, hak ilminin bilgisine sahip olan
fe li yestafif : o takdirde, için, erdemli, alçak gönüllü, çekinsin
ve men kâne fakiran : kim, oldu, fakir, hiçbir şeyi olmayan,
fe li yekul : o takdirde, için, beslenme, fayda, yarar,
bi el marufi : ariflik, bilmek
fe izâ defatum : sonra, eğer, o zaman, ödeme, verme
ileyhim emvâle-hum : onlara, mallar, değerler, hakikatlerin bilgileri, onlar
Fe eşhidu aleyhim : böylece, artık, o zaman, şahit, tanık, bilen, onlar
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, Allah,
hasiben : hesap, anlayış, araştırmak, değerlerin ayrıntısıyla sahibi,

 

6- Atalarının inançlarından kopmuş olup, hakikati arayanlara yardım edin, hatta birliğin kemalâtına ulaşıncaya kadar onlara yardım edin. Bundan sonra onlarda doğruya ulaşma yolunda samimiyet görürseniz, artık onlara hakikatlerin değerlerini verin ve faydasız şeyler sunmayın, aşırı gitmeyin ve onların kemalât yolunda dikkatli olmalarını söyleyin. Kim hakikatlerin bilgilerine sahip olursa, artık o erdemlilik içinde davransın. Kim hakikatlerin bilgilerinden yoksun kalmışsa, o bilme yolunda yararlanmaya devam etsin. Böylece onlara verilen o hakikatlerin değerlerini anlamak için gayret göstersinler, böylece onlarda bilenlerden olsunlar. Allah değerleri anlamak için kâfidir.

-7-

لِّلرِّجَالِ نَصيِبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ أَوْ كَثُرَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

Lir ricâli nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne ve lin nisâi nasîbun mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûne mimmâ kalle minhu ev kesur nasîben mefrûdâ

li el ricali : ehil kimse, kâmil kimse, er kişi, ilimde ileri gelen,
nasibun : nasip, sahip olunan, pay, faydalanma,
mimmâ terake : şeyler, bıraktığı bilgiler, ayrılmak, terk etmek,
el validan : ebeveyn, anne baba, doğurtan, baba, mürşidi kâmil,
ve el akrabûne : yakınlık, yakın olan, yakınlık sahibi,
ve li en nisâi : kadınlar için, nefsini anlama yolunda olan,
nasibun : nasip, sahip olunan, pay, faydalanma,
mimmâ terake : şeyler, bıraktığı bilgiler, ayrılmak, terk etmek,
el validan : ebeveyn, anne baba, doğurtan, baba, mürşidi kâmil,
ve el akrabûne : yakınlık, akrabalar, yakınlaşmak,
mimmâ kalle min hu : şeyden, bigilerden, az, ondan
Ev kesura nasib : ya da, çok, fazla, pay, ulaşılan şey, faydalanma,
mefrudan : gerekli, mutlak

 

7- Mürşid-i kâmillerin bıraktığı bilgilerden kâmil insanlar için faydalanma vardır ve yakınlık sahibi olanlar için faydalanma vardır ve mürşid-i kâmillerin bıraktığı bilgilerden nefsini tanıma yolunda olanlar için faydalanma vardır. Yakınlık sahibi olanların sunduğu bilgilerden az ya da çok faydalanmak gereklidir.

-8-

وَإِذَا حَضَرَ الْقِسْمَةَ أُوْلُواْ الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينُ فَارْزُقُوهُم مِّنْهُ وَقُولُواْ لَهُمْ قَوْلاً مَّعْرُوفًا

Ve izâ hadaral kısmete ulûl kurbâ vel yetâmâ vel mesâkînu ferzukûhum minhu ve kûlû lehum kavlen marûfâ

ve izâ hadara : ikamet, oturmak, hazır, mevcut, sunmak, yeşillik,
el kısmet : pay, nasip, hak, bölmek, bölüşmek, bahşetmek,
Ulu : sahip, yüce, ehil olan, bilen,
el kurbâ : yakınlık, akraba, Hakka yakınlığı bilenler
ve el yetâmâ : yetim, bir şeyi olmayan, atalarının inancından kopmuş
ve el mesâkînu : miskin, hakikat arayışınca çaresiz, tembel, güçsüz
ve urzukû-hum minhu : rızıklandırın, fayda, yarar, onlar, ondan
ve kûlû lehum : söyleyin, deyin, onlara,
kavl : söz, itikat, tarif, sözleşme, söylenen söz, dalâlet
maruf : bilinen, arif olan, ariflik, uygunluk, tanınmış, belli

 

8- Hakk’a yakınlığa ehil olanlar; atalarının inançlarından kopmuş olanlara ve hakikatin arayışında bir çaresizlik içinde olanlara haklarını vermek için hazır olsunlar ve onları hakikatlerin bilgilerinden faydalandırsınlar ve onlara hakikatlere arif olacakları sözler söylesinler.

-9-

وَلْيَخْشَ الَّذِينَ لَوْ تَرَكُواْ مِنْ خَلْفِهِمْ ذُرِّيَّةً ضِعَافًا خَافُواْ عَلَيْهِمْ فَلْيَتَّقُوا اللّهَ وَلْيَقُولُواْ قَوْلاً سَدِيدًا

Velyahşellezîne lev terakû min halfihim zurriyeten dıâfen hâfû aleyhim felyettekûllâhe velyekûlû kavlen sedîdâ

ve li yahşa ellezine : korku, saygı, çekinme, o kimseler
lev terakû min : eğer, bırakmak, terk, uzaklaşmak,
min halfi-him : arkalarından, ardından gelen, gelecek olan,
zurriyeten : nesiller,
Dıafen hafu aleyhim : zayıf, bilgisiz, korku, onlar için
fe li yettekû allah : artık, fenalardan sakınsınlar Allah’a ortak koşmasınlar
ve li yekûlû : söylesinler,
kavlen sedidan : söz, anlaşılır, berrak

 

9- Eğer onlardan sonra gelecek olan nesiller için, onların bilgisiz olmalarından korkup çekiniyorlarsa, artık onların fenalardan sakınmaları, Allah’a ortak koşmamaları için yardım etsinler ve onların hakikatleri anlayabileceği şekilde sözler söylesinler.

-10-

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا

İnnellezîne yekulûne emvâlel yetâmâ zulmen innemâ yekulûne fî butûnihim nârâ Ve se yaslevne seîrâ

İnne ellezine yekulune : muhakkak, o kimseler, yerler, hakkın yemek
Emvâle : mallar, değerler,
el yetama : yetim, atalarının inancından kopmuş hakikati arayan,
zulmen : haksızlık, zulüm,
İnnemâ yekulune : sadece, yerler, beslenme,
Fi butuni-him : içlerinde, onların karınları,
naran : ateş, yakıcılık
ve se yaslevne : gelmesi, varmak, yaslanmak
seiran : ötekileştirmenin cehaleti, öbürü, diğeri görmek,

 

10- Atalarının inançlarından kopmuş olup, hakikati arayanlara, hakikatlerin değerlerini vermemekle onların hakkını yiyen o kimseler; ancak onlar kendi içlerindeki o ateşten beslenirler ve vardıkları yer ötekileştirmenin cehaletidir.

-11-

يُوصِيكُمُ اللّهُ فِي أَوْلاَدِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ فَإِن كُنَّ نِسَاء فَوْقَ اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ وَإِن كَانَتْ وَاحِدَةً فَلَهَا النِّصْفُ وَلأَبَوَيْهِ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ مِمَّا تَرَكَ إِن كَانَ لَهُ وَلَدٌ فَإِن لَّمْ يَكُن لَّهُ وَلَدٌ وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ فَلأُمِّهِ الثُّلُثُ فَإِن كَانَ لَهُ إِخْوَةٌ فَلأُمِّهِ السُّدُسُ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِي بِهَا أَوْ دَيْنٍ آبَآؤُكُمْ وَأَبناؤُكُمْ لاَ تَدْرُونَ أَيُّهُمْ أَقْرَبُ لَكُمْ نَفْعاً فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيما حَكِيمًا

Yûsîkumullâhu fî evlâdikum liz zekeri mislu hazzıl unseyeyn fe in kunne nisâen fevkasneteyni fe lehunne sulusâ mâ terak ve in kânet vâhideten fe lehân nısfu Ve li ebeveyhi li kulli vâhidin min humâs sudusu mimmâ terake in kâne lehu veled fe in lem yekun lehu veledun ve varisehû ebevâhu fe li ummihis sulus fe in kâne lehû ıhvetun fe li ummihis sudusu min badi vasiyyetin yûsî bihâ ev deyn abâukum ve ebnâukum, lâ tedrûne eyyuhum akrabu lekum nefâ farîdaten minallâh İnnallâhe kâne alîmen hakîmâ

Yûsi kum Allah : vasiyet, öğüt, önerir, emir, siz, Allah,
fi evlat kum : hakkında, evlatlarınız, çoçuklarınız,
li el zekeri : için, zikr, hatırlatan, anlatan, anan, anmak,
Mislu hazzı : gibi, kadar, hoşlanma, sevinç, gayret, pay, nasib,
el unsiyeyni : ünsiyyet, asliyyet, asliyyetlerini anlama yolunda, kızlar
fe in kunne nisaen : fakat, eğer, ise, oldu, kadın, nefsini anlama yolunda olan
Fevka isneteyni : üst makam, yukarı, fazla, iki, ikilik, övgüler
fe lehunne sulusa : artık, onlarındır, üçte iki, üçüncü, teceliller, birleştirme
mâ terake : şey, hakikat, bırakılan, terk, uzak durma, geçmek
ve in kânet vâhideten : eğer, oldu ise, varsa, bir, tek
fe lehâ en nısfu : o zaman, onun, adalet, ortası, yolun yarısı, doğrusu,
Ve li ebevey-hi : için, ebeveyni, anne ve babası, mürşidi kamiller, o
li kulli vâhidin min huma : her biri için, bütün hepsi, tek, onlardan
El sudusu : altıda bir, altıncı, tüm dersler,
mimma terake : şeyler, bilgiler, hakikatler, terk etti, bıraktı, uzak durma
in kâne lehu veleden : eğer, oldu ise, varsa, onun, çocuk, irfaniyet,
Fe in lem yekun lehu : eğer, olmamış, olmaz, onun,
veled : çocuk, doğuş, irfaniyet
ve varise-hû ebeva hu : varis, mirascı, kalan, yerine geçen, o, ebeveyn, o
fe li ummi-hi : o zaman, için, asliyet, annesi, aslı, geldiği öz,
el sulus : üçüncü, üçte biri, fena makamları,
Fe in kane lehu ıhvetun : fakat, sonra, eğer, oldu, ona, kardeşler
fe li ummi-hi : o zaman, için, aslı, annesi, geldiği öz, asliyeti,
el sudusu : altıda bir, altı, tüm makamlar
min badi vasiyet yusi biha : sonra, uzak, vasiyet, öğüt, öneri, onunla, tarafından
Ev deynin : ya da, borç, din, verilmesi gereken, varlığını teslim etme
âbâu-kum : baba, ata, siz
ve ebnâu-kum : çocuklarınız, oğullarınız, evlatlarınız,
la tedrune : yok, bilemezsiniz, anlama, fikir
eyyu-hum akraba lekum : onların hangisi, yakınlık, siz, size
Nefen : fayda, yarar, yardım etmek, görev, hizmet,
feridaten min Allah : farzları, hakikatleri, gerekli, Allah’tan,
inne Allâh kane alim : muhakkak, Allah, ilmin sahibidir
hakim : tüm varlığa hâkim olan, hüküm hikmet sahibi,

 

 

11- Allah size, evlatlarınız asliyetlerini anlayıncaya kadar ve onların hakikatlerden nasiplenmesi için, onlara hakikatleri anlatmanızı öğütler. Eğer onlar, nefsini anlama yoluna gelmişlerse, onların ikilikten geçmeleri ve onların kendilerindeki kudreti anlamaları için onlara yardım edin. Sonra da onlara ikilikten geçinceye kadar üç dersin hakikatlerini anlamaları için yardım edin ve eğer birliğin idrakine yol almışsa, artık o yolun yarısına ulaşmıştır ve o bütün varlığın birliğini anlayabilmesi için, hakikatleri terk etmeden tüm makamları anlayıncaya kadar, ebeveynlerinden yardım almaya devam eder. Eğer irfaniyet sahibi olmuşsa, artık irfaniyet sahibi olamayanlara, onu yetiştiren ebeveynleri gibi o da onlara asliyetini anlayıncaya kadar varislere yardım eder. Eğer onlar ona kardeş olmuşlarsa, o da asliyetini anlamak isteyenlere üç dersin hakikatlerini anlatır. Sonra o onlara o hakikatlerle öğüt verir: Siz de atalarınız gibi varlığınızı teslim etme içinde olun, hakikatleri bilmeyen çocuklarınıza Allah’ın hakikatlerinden onları faydalandırın, sizin gibi onlarında yakınlığı anlamalarına yardım edin, der. Muhakkak ki Allah ilmin sahibidir, tüm varlığa tecellileriyle hâkim olandır.

-12-

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّهُنَّ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِن لَّمْ يَكُن لَّكُمْ وَلَدٌ فَإِن كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُم مِّن بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَإِن كَانَ رَجُلٌ يُورَثُ كَلاَلَةً أَو امْرَأَةٌ وَلَهُ أَخٌ أَوْ أُخْتٌ فَلِكُلِّ وَاحِدٍ مِّنْهُمَا السُّدُسُ فَإِن كَانُوَاْ أَكْثَرَ مِن ذَلِكَ فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُثِ مِن بَعْدِ وَصِيَّةٍ يُوصَى بِهَآ أَوْ دَيْنٍ غَيْرَ مُضَآرٍّ وَصِيَّةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَلِيمٌ

Ve lekum nısfu mâ terake ezvâcukum in lem yekun lehunne veled fe in kâne lehunne veledun fe lekumur rubuu mimmâ terakne min badi vasıyyetin yûsîne bihâ ev deyn Ve lehunner rubuu mimmâ teraktum in lem yekun lekum veled fe in kâne lekum veledun fe lehunnes sumunu mimmâ teraktum min badi vasıyyetin tûsûne bihâ ev deyn Ve in kâne raculun yûrasu kelâleten ev imraetun ve lehû ahun ev uhtun fe li kulli vâhidin min humâs sudus fe in kânû eksera min zâlike fe hum şurakâu fîs sulusi min badi vasiyyetin yûsâ bihâ ev deynin gayra mudârr vasıyyeten minallâh Vallâhu alîmun halîm

ve lekum nısfu : sizin, yarısı, ortası, adalet, doğrusu, merkez
ma terake : terk etmesinler, bırakmasınlar, uzaklaşmasınlar,
ezvâcu-kum : aynı yolda olan, eş, tür, cins, siz
İn lem yekun lehunne : eğer, ise, olmadı, yok, onların,
veled : çocuk, irfan, doğuş
Fe in kane lehunne veled : artık, eğer, oldu, onların, çocuk, irfan sahibi, doğuş,
fe lekum el rubuu : sizin, rabbe dönen, rabbe ait, dört, sahiplik, yüce,
mimmâ terakne min badi : şeyler, bıraktı, terk, uzak, bırakmak, batıl olanı terk
Vasıyyetin yusine biha : vasiyet, öğüt, tavsiye, yerine getirilme, onunla
Ev deynin : veya, borç, din, verilmesi gereken, varlığını teslim etme
ve lehunne el rubuu : onların, dörtte biri, yüce olan, rabbe ait, rububiyet
mimmâ teraktum : şeyden, şeylerden, bırakma, terk etme, siz
İn lem yekun lekum : eğer, ise, olmadı, sizin,
veled : çocuk, evlat, doğuş, irfaniyet
Fe in kâne lekum : artık, sonra, eğer, oldu ise, varsa, sizin, çocuk
veled : çocuk, evlat, doğuş, irfaniyet,
fe lehunne el sumunu : o zaman, onların, fiyat, değerli, karşılık, sekizde bir
mimmâ teraktum min badi : şeyden, şeylerden, bıraktı, terk, bıraktı, siz, uzak
Vasıyyetin tusune biha : vasiyet, öğüt, vasiyet etme, onunla
Ev deynin : yada, borç, din, verilmesi gereken, varlığını teslim etme
ve in kâne raculun : eğer, ise, oldu, varsa, erkek, ileri gelen, ehil kimse
Yûrasu kelaleten : miras, varlığı anlayan, bitkin, halsiz, kendinden geçen
Ev imraetun : yada, işleyiş, onun, kadın
ve lehu ahun ev uhtun : onun, erkek kardeş, yada, kız kardeş
Fe li kulli vâhidin min huma : artık, bütün hepsi, bir, tek, onlardan
el sudusu : altıda bir, altılı, altı, tüm makamlar
Fe in kanu ekser min zâlike : artık, eğer, ise, oldu, çok, kesret, bundan, işte bu
fe hum şurakau : artık, onlar, ortak, ortak koşma,
fi el sulus : için, üçte biri, üç, üçlü,
min badi vasiyet yusi biha : sonra, uzak, vasiyet, öğüt, öneri, onunla, tarafından
Ev deyn : veya, borç, din, verilmesi gereken, varlığını teslim etme
gayr mudarrin : başka, olmaksızın, zarar, darlık, sıkıntıya düşmemek,
Vasiyeten min allâhi : öğüt, bildirme, vasiyet, tavsiye, Allah’tan,
ve Allâh alim : Allah, ilmin sahibi,
halim : güzelliği veren, hoşluk, yumuşak, halimlik

 

12- Sizinle aynı yolda olanlar adaleti terk etmesinler. Artık irfan sahibi olanlar, irfan sahibi olamayanlara yardım etsinler. Sizin Rabbe döndüğünüzde, bırakıp terk ettiğiniz o batıl şeyleri, varlığını teslim etme içinde olanların da terk etmesi için tavsiye edin. Onlar da irfan sahibi değilken, artık irfan sahibi olmak için fena halleri terk edip, Rabbe dönsünler. Artık onlar da terk ettiği fenalarından sonra kavuştuğu o değerleri, varlığını teslim etme içinde olanlara tavsiye etsinler. Eğer kendi varlığından geçip, ehil kimseler olmuşlarsa ve o yoldaki kardeşleri de her varlıktaki o işleyişe vakıf olmuşlarsa, artık onların hepsi, birliğin şuurunda, tüm makamların idrakinde olsunlar. İşte böylece kesretin hakikatine varanlar, artık onlar ilk üç makamdaki fenalarla ortak koşma halinde olanlara, hakikatleri anlamalarını ve varlığını teslim etme yolunda başka sıkıntılara düşmemeleri için, Allah’ın hakikatleri üzere olmalarını tavsiye etsinler ve halim olanın, ilmin sahibi olanın Allah olduğunu anlatsınlar.

-13-

تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

Tilke hudûdullâh Ve men yutııllâhe ve resûlehu yudhılhu cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ Ve zâlikel fevzul azîm

Tilke hududu allah : bu, işte bunlar, hudud, sınır, ölçü, hüküm, Allah
ve men yutıı allah : kim, itaat eder, uyar, Allah
ve resûle-hu : Resulü, o, hakikatleri gösteren,
yudhıl-hu cennatin : dahil eder, koyar, girer, cennet, huzur,
Terci min tahti hâ el enhar : vardır, makamlarında, akıp giden ilim, nehir
Halidina fi hâ : devamlı, orada, o halde,
ve zâlike el fevzu el azim : işte bu, kurtuluş, fevz, yüce kurtuluş,

 

13- İşte bunlar Allah’ı anlamak isteyenlere hükümlerdir. Kim; Allah’a itaat ederse ve o resulün anlattıklarına uyarsa, o huzur bulur, makamında akıp giden ilim vardır, devamlı o haldedir. İşte yüce kurtuluş budur.

-14-

وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ

Ve men yasıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâran hâliden fîhâ ve lehu azâbun muhîn

ve men yasi Allah : kim, isyan, benlik içinde olan, anlamaz, Allah
ve resul hu : resul, hakikatleri gösteren, o
ve yeteadde hudud hu : adetlerde, cehalette, haddi aşma, hudur, sınır
yudhıl-hu : dahil olur, koyar, girer, o halin içinde,
naran : ateş, yakıp yakıcılık,
halid fiha : devamlı, orada, o halde,
ve lehu azabun : onun, sıkıntı,
muhin : alçaltıcı, huzursuz, ihanet, hor hakir bırakan

 

14- Kim; Allah’ı anlamaz, kendine benlik isnat ederse ve o resulü de anlayamazsa, o adetlerde, cehalette kalır ve o devamlı ateşin içindedir ve ona hakir bırakan sıkıntılar vardır.

-15-

وَاللاَّتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِن نِّسَآئِكُمْ فَاسْتَشْهِدُواْ عَلَيْهِنَّ أَرْبَعةً مِّنكُمْ فَإِن شَهِدُواْ فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّىَ يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً

Vellâtî yetînel fâhişete min nisâikum festeşhidû aleyhinne erbaaten minkum fe in şehidû fe emsikûhunne fîl buyûti hattâ yeteveffâhunnel mevtu ev yecalallâhu lehunne sebîlâ

ve ellati yetine : onlar, yapar, olur, öyle yaparsa,
el fahişet : ego, benlik, edepsiz, haddi aşmak, büyük görmek
min nisai-kum : nefsini tanıma yolunda olanlar, kadınlarınızdan
fe isteşhidû : o zaman, bilenler görenler, tanık, şahit
Aleyhine : onların, hakikatlerin, kendilerinde, üzerlerinde,
erbaaten minkum : rabbe dönmek, Rabbe arif olmak, dört makam, sizden,
Fe in şehidû : artık, eğer şahit, tanık, görmek bilmek
fe emsikû-hunne : artık, tutmak, sarılmak, kavramak, onlar
fî el buyûti : mesken, hane, ev, o makamların içinde
Hatta yeteveffâ-hunne : oluncaya kadar, bağlılık, teslim, sevgi bağlılığı, onlar
el mevtu : nutfe, idraksiz, öz, benliği öldürme, varlığından geçme
Ev yecaal Allah : ya da, kılar, yapar, sunar, eder, Allah
lehunne : onlara, onların, kendilerinin, onlarda,
sebilen : yol, gelinen yol, sunulan ilim, hakk imiyle donanma,

 

15- Sizden nefsini tanıma yolunda olanlardan, haddi aşıp bir benlik içinde olanlar olursa, sizden Rabbe arif olanlar; onların kendilerindeki hakikatlere şahit oluncaya, onların makamlarında hakikatleri kavrayıncaya, kendi varlıklarından geçip sevgiyle teslim oluncaya kadar ya da onların Allah’ın hakikatlerinden anladıklarını onlar başkalarına sununcaya kadar, onlara yardım etsinler.

-16-

وَاللَّذَانَ يَأْتِيَانِهَا مِنكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِن تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمَا إِنَّ اللّهَ كَانَ تَوَّابًا رَّحِيمًا

Vellezâni yetiyânihâ minkum fe âzûhumâ fe in tâbâ ve aslehâ fe arıdû anhumâ innallâhe kâne tevvâben rahîmâ

ve ellezani : o kimseler, onlar,
Yetiyani ha minkum : yapmak, eylemek, sizden
fe âzû-humâ : artık, eza, sıkıntı verme, müşkül, sabretme, sıkıntı, onlar,
Fe in tabâ : fakat, eğer, dönerlerse, hatalarını anlayıp dönme
ve aslehâ : ıslah olmak, temizlenmek, fena fillah olmak,
fe arıdu an huma : o zaman bırakma, vazgeçin, reddetme, onlardan
İnne allâhe : muhakkak, Allah
Kâne tevvaben : oldu, hatasını anlayıp dönenleri bağışlayan,
rahimen : rahim olan, varlığı özünden var eden,

 

16- Sizlerden o hallerde olanlar; artık onlar sıkıntı veren o cehalet hallerinden vazgeçerler, yaptıkları hataları anlayıp dönerlerse ve ıslah olurlarsa, artık onları bırakın. Muhakkak ki Allah, hatalarını anlayıp dönenleri bağışlayandır, varlığı özünden var edendir.

-17-

إِنَّمَا التَّوْبَةُ عَلَى اللّهِ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوَءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ يَتُوبُونَ مِن قَرِيبٍ فَأُوْلَئِكَ يَتُوبُ اللّهُ عَلَيْهِمْ وَكَانَ اللّهُ عَلِيماً حَكِيماً

İnnemât tevbetu alâllâhi lillezîne ya’melûnes sûe bi cehâletin summe yetûbûne min karîbin fe ulâike yetûbullâhu aleyhim ve kâne allâhu alîmen hakîmâ

İnnemâ : ancak, sadece, fakat, doğrusu,
el tevbetu : tövbe, hatasını anlayıp dönen,
ala allah : Allah’a karşı, Allah hakkında
li ellezîne yamelun : o kimseler için, yapmak, amel,
el sûe : kötülük, fenalar,
bi cehaletin : bir cehalet içinde olan, bilmeyen
Summe yetubune : sonra, tövbe eden, hatasını anlayıp dönen,
min karibin : bir yakınlık içinde olan, hakka olan yakınlık,
fe ulaike yetubu : işte onlar, tevbe, yönelmek, dönmek,
Allah aleyhim : Allah, onların, kendilerinde,
ve kâne Allah alime : oldu, Allah, ilmin sahibi,
hakim : hakim olan, tüm varlığa hakim olan,

 

17- Bir cehalet içinde fena amellerde olduğunu anlayıp, sonra hatalarından dönenler ve Allah’a karşı yaptıkları hataları anlayıp dönen kimseler; işte ancak onlar hakikatlere yakın olurlar, işte onlar kendilerindeki Allah’ın tecellilerine yönelenlerdir ve tüm varlığa hâkim olanın, ilmin sahibi olanın Allah olduğunu bilenlerdir.

-18-

وَلَيْسَتِ التَّوْبَةُ لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَاتِ حَتَّى إِذَا حَضَرَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ إِنِّي تُبْتُ الآنَ وَلاَ الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّارٌ أُوْلَئِكَ أَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

Ve leysetit tevbetu lillezîne yamelûnes seyyiât hattâ izâ hadara ehadehumul mevtu kâle innî tubtulâne ve lâllezîne yemûtûne ve hum kuffâr ulâike atednâ lehum azâben elîmâ

ve leyset el tevbetu : değil, tövbe, dönmek, hatasından dönmeyen
li ellezîne yamelun : kimseler, amel, yapmak,
el seyiat : kötü, zararlı, kötülük üzere
Hattâ iza hadar : hatta, olduğunda, geldi, hazır, o halde kalan
ehade- hum : onların biri, kendilerine,
el mevt : ölüm, nutfe, idraksiz,
Kâle inni tubtu : dedi, ben, tövbe ettim, döndüm,
elane : aleni, şimdi, açık, ortada,
ve lâ ellezîne yemute : yok, o kimseler, ölüm
Ve hum kuffârun : onlar, hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler
Ulaike atedna lehum : işte onlar, hazır, biz, bizi anlamayanlara, onlar
Azaben elim : sıkıntı, azap, elimi acı

 

18- Hatalarından dönmeyen kimseler ise, amelleri kötülük üzere olanlardır. Hatta onlara ölüm gelinceye kadar o halde kalırlar. O kimselerden biri yoktur ki, ölüm onlara geldiğinde, ben şimdi tövbe ettim, demesin. Hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler, bizi anlayamadıklarından dolayı elim bir sıkıntının içindedirler.

-19-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَن تَرِثُواْ النِّسَاء كَرْهًا وَلاَ تَعْضُلُوهُنَّ لِتَذْهَبُواْ بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ إِلاَّ أَن يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُّبَيِّنَةٍ وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِن كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَن تَكْرَهُواْ شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ yahıllu lekum en terisûn nisâe kerhâ Ve lâ tadulûhunne li tezhebû bi badı mâ âteytumûhunne illâ en yetîne bi fâhışetin mubeyyineh ve âşirûhunne bil marûf fe in kerihtumûhunne fe asâ en tekrahû şeyen ve yec’alallâhu fîhi hayran kesîrâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
lâ yahıllu lekum : yok, uygun, helal olmaz, size
en terisû : varis olmanız, vermeniz, bilgi sunmak,
el nisae : nefsini anlama yolunda,
kerhen : istemediği şey, zorla, isteksiz, küçük görmek,
ve lâ tadulû-hunne : yok, değil, doğrultma, düzgün, değiştirme, onlar
li tezhebû bi badı : gidermek, gitmek, almak, bazı, bir kısmı, bazısı
Ma âteytumû-hunne : şey, ne, değil, verdiğiniz şeyler, onlar
İlla en yetîne : ancak, başka, gelmeleri, yapmaları
bi fâhışetin : benlik, haddi aşmış, edepsiz, ego,
mubeyyinet : açıkça, apaçık,
ve âşirû hunne : geçinmek, iyi davranmak, iyi konuşmak, onlarla,
bi el marûf : ariflik, iyilik
Fe in kerihtumû-hunne : artık, eğer, kerih görme, küçük görme, onlardan
fe asâ en tekrahû : artık, umulur ki, kerih, küçük, görme,
Şeyen yecal Allah : bir şey, yapar, yaptı, allah
fî-hi hayran kesiran : onda, onun hakkında, onun içinde, hayır, iyi, çok

 

19- Ey iman edenler! Nefsini anlama yolunda olanlara, zorla bir şey anlatmaya çalışmanız doğru olmaz. Onları değiştirmeye zorlamayın, bazı şeyleri gidermeye kalkmayın, onlara istemediği şeyleri vermeyin. Ancak apaçık bir benlik, kötülük içinde olmaları başka; o zaman onlarla ariflik ölçüsünde konuşun ve onları küçük görmeyin, eğer onları küçük görürseniz Allah’ın var ettiği şeyi küçük görmüş olursunuz. Onların içinde de çok hayırlarda olanlar vardır.

-20-

وَإِنْ أَرَدتُّمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَّكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنطَارًا فَلاَ تَأْخُذُواْ مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَاناً وَإِثْماً مُّبِيناً

Ve in eradtumustibdâle zevcin mekâne zevcin ve âteytum ihdâhunne kıntâren fe lâ tehuzû minhu şeyâ e tehuzûnehu buhtânen ve ismen mubînâ

ve in eradtum : eğer, isterseniz,
istibdâle : değiştirmek, güzel şeyler vermek, yenilemek
Zevcin : eş, aynı yolda olan, tür, cins, birliktelik,
mekane zevcin : mekan, makam, yer, çift, eş, aynı yolda olan
ve âtey tum : vermek, verin, sunmak, bildirmek, siz
ihda-hunne : birliğin hakikatleri, onlardan biri,
kıntaran : ölçü, adil, kantar
Fe lâ teahuzû : artık, yok, almak, çekmek, sarılmak, edindirmeyin,
minhu şeyen : ondan, bir şey, eski cehalet hallerinden bir şey,
e tehuzûne-hu : alacak mısınız, edindirecek siniz? O cehalet halleri
buhtanen : İftira, yalanlar
ve ismen mubin : günah, kötülük, fena, apaçık

 

20- Eğer sizinle aynı yolda olmak, aynı makamlarda olmak isteyenlerin düşüncelerini değiştirmek istiyorsanız, siz onlara birliğin bilgilerini bir ölçü ile verin, artık eski cehalet hallerinden bir şey edindirmeyin. Yalanlar ve apaçık fenalar olan o cehalet hallerini mi edindireceksiniz?

-21-

وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ وَقَدْ أَفْضَى بَعْضُكُمْ إِلَى بَعْضٍ وَأَخَذْنَ مِنكُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

Ve keyfe tehuzûnehu ve kad efdâ badukum ilâ badın ve ehazne minkum mîsâkan galîzâ

ve keyfe tehuzune hu : nasıl, almak, edinmek, o
ve kad efda : oldu, birlik, fazilet, doğruluk içinde olma, kaynaşmış
badu-kum ila badın : birbirinize, bazınız bazınıza, biriniz diğerine
ve ehazne minkum : aldılar, edindiler, sizden
Mîsâkan galizan : misak, söz verme, kesin, kaba çirkin, edebe aykırı

 

21- Biriniz diğerine birlik yolunu sunmuşken, o halleri nasıl edindirirsiniz ve onlar edebe aykırı davranışlar içindeyken sizinle sözleşmişlerdi.

-22-

وَلاَ تَنكِحُواْ مَا نَكَحَ آبَاؤُكُم مِّنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَمَقْتًا وَسَاء سَبِيلاً

Ve lâ tenkihû mâ nekaha âbâukum minen nisâi illâ mâ kad selef İnnehu kâne fâhışeten ve maktâ Ve sâe sebîlâ

ve lâ tenkihû : yok, uygun, nikah, sarılmak, katmak, siz,
ma nekaha : uygun değil, nikâh, bağlanmak, katılmak,
abu-kum : babalarınız, atalarınız,
min el nisae : nefsini bilme yolunda olan, kadın,
İllâ ma kad selefe : hariç, ancak, değil, oldu, önce geçen, geçmiş
inne-hu kane fahışeten : doğrusu, o, oldu, hayâsızlık, kötü, çirkin, benlik,
ve maktan : iğrenç, kin, öfke, gizli düşmanlık, buğz etmek,
ve sâe sebilen : kötü, fena, yol

 

22- Nefsi anlama yolundayken, atalarınızdan gelen uygun olmayan geçmişteki o hallere sarılmayın, o haller uygun değildir. Doğrusu o haller, bir benlik içinde haddi aşmışlıktır ve kin, öfke, buğz etmektir ve fena bir yoldur.

-23-

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالاَتُكُمْ وَبَنَاتُ الأَخِ وَبَنَاتُ الأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللاَّتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُم مِّنَ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَآئِكُمْ وَرَبَائِبُكُمُ اللاَّتِي فِي حُجُورِكُم مِّن نِّسَآئِكُمُ اللاَّتِي دَخَلْتُم بِهِنَّ فَإِن لَّمْ تَكُونُواْ دَخَلْتُم بِهِنَّ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلاَئِلُ أَبْنَائِكُمُ الَّذِينَ مِنْ أَصْلاَبِكُمْ وَأَن تَجْمَعُواْ بَيْنَ الأُخْتَيْنِ إَلاَّ مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Hurrimet aleykum ummehâtukum ve benâtukum ve ehavâtukum ve ammâtukum ve halâtukum ve benâtul ahi ve benâtul uhti ve ummehâtukumullâtî erdânekum ve ehavâtukum miner radâati ve ummehâtu nisâikum ve rabâibukumullâtî fî hucûrikum min nisâikumullâtî dehaltum bihinn fe in lem tekûnû dehaltum bihinne fe lâ cunâha aleykum, ve halâilu ebnâikumullezîne min aslâbikum, ve en tecmeû beynel uhteyni illâ mâ kad selef İnnallâhe kâne gafûran rahîmâ

Hurrimet aleykum : haram kılındı, yasak, uygun değil, kutsal, sizlere
ummehâtu-kum : anneleriniz
ve benâtu-kum : kızlarınız
ve ehavâtu-kum : kız kardeşleriniz
ve ammâtu-kum : halalarınız
ve halâtu-kum : teyzeleriniz
ve benâtu el ahi : kızları, kardeş, erkek kardeş
ve benâtu el uhti : kızları, kardeş, kız kardeş
ve ummehâtu-kum : ve anneleriniz
Ellati erdane kum : ki onlar, emzirmek, beslemek,
ve ehavâtu-kum mi el radaat : kız kardeşleriniz, sütkardeşleriniz
ve ummehâtu nisai kum : anneleri, kadınlarınızın anneleri, kayın valde
ve rabâibu-kum : üvey kızlarınız
ellâti fî hucûri-kum : ki o, odalarınızda, himayenizde, bakımınızda
min nisâi-kum : hanımınız, sizinle aynı yolda olan,
ellâti dehaltum bi hinne : ki o, dahil olmak, girmek, onlarla
Fe in lem tekûnû dehaltum : artık, eğer, değil, olmak, dahil olmak, girmek
bi- hinne : onlarla
Fe la cunaha aleykum : artık, yok, günah, yasak, uygun değil, sizin
ve halâilu ebnai kum : hanımları, eşleri, evlatları, oğullar
Ellezine min aslâbi-kum : o kimseler, soyunuzdan, neslinizden
ve en tecmeû beyn : toplamanız, birlik, bir arada, tüm akrabalar, arasında,
el uhteyni : kız kardeşler
İlla ma kad selefe : ancak, sadece, geçti, önceden, geçmiş haller,
İnne Allah kane gafur : muhakkak, Allah, mağfiret eden,
rahim : varlığı özünden var eden, rahim olan

 

23- Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren sütanneleriniz, süt kardeşleriniz, kayınvalideleriniz, sizin ve hanımınızın himayenizde bakıp büyüttüğünüz üvey kızlarınız ve neslinizden gelen evlatlarınızın eşleri ve onların kız kardeşleri, tüm akrabalarınız, eğer onlar sizin tâbi olduğunuz yola dahil olmak istemezlerse, sizin onları dahil etmeniz uygun değildir. Onlar sadece geçmiş hallerdedirler. Muhakkak ki Allah mağfiret edendir, varlığı özünden var edendir.

-24-

وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ النِّسَاء إِلاَّ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُم مَّا وَرَاء ذَلِكُمْ أَن تَبْتَغُواْ بِأَمْوَالِكُم مُّحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُم بِهِ مِن بَعْدِ الْفَرِيضَةِ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا

Vel muhsanâtu minen nisâi illâ mâ meleket eymânukum kitâballâhi aleykum ve uhille lekum mâ varâe zâlikum en tebtegû bi emvâlikum muhsinîne gayra musâfihîn Fe mâstemtatum bihî minhunne fe âtûhunne ucûrehunne farîdah Ve lâ cunâha aleykum fîmâ terâdaytum bihî min badil farîdah innallâhe kâne alîmen hakîmâ

ve el muhsanat : iyilik yolunda olan, iyi olmaya meyleden, Muhsin,
min el nisai : nefsini bilme yolunda olan,
İlla mâ meleket : ancak, başka, değil, şey, ne, sahip, güç,
eymânu-kum : el, yemin, diri, sağ, söz, güç, gücünüz, siz
Kitâbe Allah aleykum : Allah’ın kitabı, sizlerdeki, üzerinizdeki, kendi vücudunuz
ve uhille lekum : helal, uygun, size
mâ verâe zâlikum : gerideki şey, arka, geçmiş cehalet halleri, işte bu,
en tebtegû : istemeniz, arzu, talep etmek,
bi emval kum : mallar, değerler, hakikatlerin değerleri, siz
muhsinîne : iyi olanlar, iyilerden olmayı
gayra musâfihîne : diğer, başka, dışı, anlaşmak, temizleyen, saflaştıran
fe mâstemtatum bihi : artık, memnuniyet, keyif, mutluluk, huzur, onunla
min-hunne : onlardan
fe âtû-hunne : o taktirde, artık, verin, onlara
ucûre-hunne : ecir, karşılık, onların,
faridat : görev, benzersiz, eşsiz, farz, gerekli
ve lâ cunâha aleykum : yok, günah, vebal, uygun değil, size, üzerinize
Fi ma terâdaytum bihi : içinde, hakkında, değil, şey, ne, uzlaşma, anlayış, onunla
Min badi el farîdati : sonra, uzak, görev, hizmet, farz, gerekli,
İnne Allah kane alim : muhakkak, Allah, ilmiyle var eden, ilmin sahibi,
hakim : tüm varlığa hâkim olan,

 

24- Nefsini bilme yolunda olup, iyi hallerde olmaya meyledenlere; kendi vücudunuzun Allah’ın bir kitabı olduğunu bilin, siz sahip olduğunuz gücün sahibi değilsiniz, diyerek hakikatleri anlatın. Geride bıraktığınız o cehalet hallerini değil, hakikatlerin değerlerini anlamayı istemeniz, başka şeylerde değil, bir arınma içinde olmayı, iyilerden olmayı istemeniz size helaldir, deyin. Bundan sonra huzur bulacakları o hakikatleri onlardan esirgemeyin. Artık onlara istedikleri bilgileri verin. Bundan sonra onlar, o bilgilerle bir anlayış içinde olmazlarsa, size bir vebal yoktur. Muhakkak ki Allah ilmin sahibidir, tüm varlığa hâkim olandır.

-25-

وَمَن لَّمْ يَسْتَطِعْ مِنكُمْ طَوْلاً أَن يَنكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِن مِّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُم مِّن بَعْضٍ فَانكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَن تَصْبِرُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

Ve men lem yestetı minkum tavlen en yenkıhal muhsanâtil muminâti fe min mâ meleket eymânukum min feteyâtikumul muminât vallâhu alemu bi îmânikum Badukum min bad fenkihûhunne bi izni ehlihinne ve âtûhunne ucûrehunne bil marûfi muhsanâtin gayra musâfihâtin ve lâ muttehızâti ahdân fe izâ uhsinne fe in eteyne bi fâhışetin fe aleyhinne nısfu mâ alâl muhsanâti minel azâb zâlike li men haşiyel anete minkum ve en tasbirû hayrun lekum vallâhu gafûrun rahîm

ve men lem yestetı minkum : kim, kimin, değil, gücü, sizden
Tavlen : uzun, bolluk, nimet, fazl, lütuflar, güçlülük,
en yenkıha : nikâh, birleştirme, toplama, uygunluk, katmak,
el muhsanâti : iyilik yolunda olan,
el muminat : müminlik yolunda olan
Fe min mâ meleket : artık, değil, sahip olma, sahibi değil,
eymânu-kum : eller, güç, siz
min feteyâti-kum : genç, cömert, sağlam duruş, dinamik,
el muminâti : müminlik yolunda olan
ve allâh alemu : Allah, ilmin sahibi
bi îmâni-kum : sizin imanınızı
badu-kum min badın : sizin bazınız, bir kısmınız, birbirinizde
fe inkihû-hunne : öyle ise, nikâh, birleşme, birlik, uygun, onlar
bi izni ehli hinne : izni ile, yetkisi, ehil olan, bilgili, aile, onların
ve âtû-hunne ucûre-hunne : onlara verin, sunun, karşılıklarını
Bi el maruf muhsanâtin : ariflik, bilmek, iyilik yolunda olan
gayra musâfihîne : diğer, başka, dışı, anlaşmak, temizleyen, saflaştıran
ve lâ muttehızâti : yok, edinmek, sarılmak,
ahdanin : dost, yoldaş, arkadaş
Fe izâ uhsinne : fakat, artık, koruyan, ihsan, muhafaza,
Fe in eteyne : eğer gelirlerse, olursa, yaparsa,
bi fahişetin : ego, kötü olan, benlik, büyüklük,
fe aleyhine nısfu : o takdirde onlara, yarısı, adalet
Ma ala el muhsanâti : şey, değil, başka şey, iyilik yolunda olan
min el azâbi : bir sıkıntı, azaptan
Zalike li men haşiye : işte bu, için, kim, kimse, korkan, saygı,
el anete minkum : sıkıntı, müşkül, fesat, günah, sizden
Ve en tasbir hayrun lekum : sabretmeniz, hayırlı, iyi, sizin
ve Allâh gafur : Allah, mağfiret eden, temizleyen, arındıran
rahim : varlığı özünden var eden,

 

25- İyilik yolunda olanlardan, müminlik yolunda olanlardan kim; kendindeki gücün sahibinin kendinin olmadığını anlarsa, o birlik yolunda nice lütuflara kavuşur. Müminlik yolunda olanlar, kendilerindeki gücün sahibinin kendilerinin olmadığını bildiklerinde, sağlam bir halde hareket ederler. Allah ilmin sahibi olandır. Siz, hakikatlerin inancı yolunda birbirinize yardım edin. Onlardan o birliği anlamak isteyenler, ehil olanların izniyle o yola tâbi olsunlar ve o iyilik yolunda olanlara bilmek istedikleri şeyleri onlara verin, arınmanın dışında bir şey vermeyin ve onlara hakikatlerden başka şeyleri dost edindirmeyin. Sonra onları hakikatlerle koruyun. Eğer onlar bir benlik, taşkınlık halinde gelirlerse onlara adaleti tavsiye edin. İyilik yolundan ayrılırlarsa, kalacağı sıkıntıları bildirin. İşte bunlar, sizlerden günahlara düşmekten korkan kimseler içindir ve sizler hayırlar yolunda sabırlı olun ve mağfiret edenin, varlığı özünden var edenin Allah olduğunu bilin.

-26-

يُرِيدُ اللّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Yurîdullâhu li yubeyyine lekum ve yehdîyekum sunenellezîne min kablikum ve yetûbe aleykum vallâhu alîmun hakîm

Yuridu Allah : İrade, varoluştaki irade sahibi, Allah
li yubeyyine lekum : açıklamak, apaçık olan hakikatler, apaçık, beyan size
ve yehdîye-kum : yol göstermek, klavuz, hakikate ulaştırmak, siz,
sunene : varlığın işleyiş yasaları, sünnet, kanun, yol,
Ellezine min kabli-kum : o kimseler, sizden önceki
ve yetûbe aleykum : tövbe, cehaletten dönen, pişman olup dönen, sizler,
ve allâhu alim : Allah, ilmin sahibi, ilmiyle var eden,
hakim : tüm varlığa hâkim olan, hüküm sahibi,

 

26- Varlığın varoluşundaki irade Allah’a aittir. Hakikatler size apaçık sunulmuştur. Size tüm varlığın işleyiş yasalarıyla yol gösterilir. Sizden önceki kimselere de varlığın işleyiş yasaları ile yol gösterildi. Artık sizler, cehalet hallerinden hakikatlere dönün ve tüm varlığa hâkim olan, ilmin sahibi olan Allah’ı anlayın.

-27-

وَاللّهُ يُرِيدُ أَن يَتُوبَ عَلَيْكُمْ وَيُرِيدُ الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَاتِ أَن تَمِيلُواْ مَيْلاً عَظِيمًا

Vallâhu yurîdu en yetûbe aleykum ve yurîdullezîne yettebiûneş şehevâti en temîlû meylen azîmâ

ve allâhu yuridu : Allah, irade, dileme, isteme
en yetûbe aleykum : tövbe, cehaletten dönen, pişman olup dönen, sizlerdeki
ve yuridu : diler, ister,
Ellezine yettebiûne : tâbi olmak, uymak, o hallere uyanlar,
el şehevâti : ego, benlik, çıkar, kendini büyük görmek, haddi aşmak
en temîlû : eğilim, yatkın, meyletmeniz, yönelmeniz,
meylen azimen : meyletmek, yönelmek, büyük, kararlı,

 

27- Varlığın varoluşundaki irade Allah’a aittir. Sizler cehalet hallerinden hakikatlere dönün. Büyüklük, çıkar gibi cehalet hallerine uyanlar, sizinde kararlı bir şekilde o hallere meyletmenizi isterler.

-28-

يُرِيدُ اللّهُ أَن يُخَفِّفَ عَنكُمْ وَخُلِقَ الإِنسَانُ ضَعِيفًا

Yurîdullâhu en yuhaffife ankum ve hulikal insânu daîfâ

Yuridu Allah : diler, ister, Allah,
en yuhafif ankum : hafif, kolay, rahat, huzur bulan, sizden
ve hulika el insan : yaratılan, halkiyet, yapısı, insan,
daifen : zayıflık, güçsüz, umutsuzluk,

 

28- Varlığın varoluşundaki irade Allah’a aittir. Sizler hakikatlerle huzur bulun ve insanın yaratılışını anlayın, zayıflık içinde olmayın.

-29-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tekulû emvâlekum beynekum bil bâtılı illâ en tekûne ticâraten an terâdın minkum ve lâ taktulû enfusekum innallâhe kâne bikum rahîmâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
lâ tekulû : yok, yemek, fayda, yarar,
emvâle-kum : mallar, değerler, maldan faydalanmak,
beyne-kum : kendi aranızda,
bi el batıl : batıl, boş olan, aslı olmayan, yalan
İlla en tekûne ticareten : ancak, sadece, olmanız, alış veriş,
An teradın min-kum : razı olmak, uzlaşmak, yardım, sizden, birbirinizden
ve lâ taktulû : yok, öldürmek, yazık etmek,
enfus kum : can, kendinizi, nefsinizi, öz varlığınız,
İnne Allah kane bikum : muhakkak, Allah, oldu, etti, sizi,
rahim : rahim, özünden var eden

 

29- Ey iman edenler! Kendi aranızda aslı olmayan şeylerden faydalanmaya çalışmayın. Sadece hakikatlerin alışverişinde olun, birbirinize yardım edin ve kendinize yazık etmeyin. Muhakkak ki Allah sizleri kendi özünden var etti.

-30-

وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّهِ يَسِيرًا

Ve men yefal zâlike udvânen ve zulmen fe sevfe nuslîhi nârâ ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ

ve men yefal : kim, yapar,
zalike aduvne : işte, bu, böyle yapan, düşman, kin, buğz,
ve zulmen : zulüm, haksızlık, zalimlik, kötülük,
fe sevfe nusli hi : o taktirde, yakında, biz, o halde kalır,
naran : ateş, yakıp yakıcı olan
ve kâne zalike  : oldu, olur, işte böylece
alâ Allâh yesiran : Allah, kolay, önemsememe

 

30- Kim, birine kin beslerse ve kötülük yaparsa, artık o Bizi anlamaktan uzaklaşıp yakıp yakıcı hallerde kalır ve işte böylece Allah’ı önemsemeyenlerden olur.

-31-

إِن تَجْتَنِبُواْ كَبَآئِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُم مُّدْخَلاً كَرِيمًا

İn tectenibû kebâira mâ tunhevne anhu nukeffir ankum seyyiâtikum ve nudhılkum mudhalen kerîmâ

in tectenibu : eğer, çekinmek, kaçınırsanız,
kebaira : büyüklük halleri, kendini büyük görmek, kibirlilik,
ma tunhevne anhu : zararlı, yasaklandığınız şeyler, ondan
Nukeffir ankum : biz, örtmek, örteriz, sizden,
seyyiati-kum : fenalıklar, günahlar, hatalar, kötülük, siz,
ve nudhıl-kum : biz, hakikatlerimiz, dahil olma, girmek,
mudhal : makam, girilen yer,
kerim : asil olan, erdemlilik,

 

31- Eğer siz, size yasaklanmış olan o kibirlilik hallerinden kaçınırsanız, sizin fenalarınızı örteriz ve sizi asil makamlara dahil ederiz.

-32-

وَلاَ تَتَمَنَّوْاْ مَا فَضَّلَ اللّهُ بِهِ بَعْضَكُمْ عَلَى بَعْضٍ لِّلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبُواْ وَلِلنِّسَاء نَصِيبٌ مِّمَّا اكْتَسَبْنَ وَاسْأَلُواْ اللّهَ مِن فَضْلِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا

Ve lâ tetemennev mâ faddalallâhû bihî ba’dakum alâ bad lir ricâli nasîbun mimmâ ıktesebû ve lin nisâi nasîbun mimmâ ıktesebu nesebne veselûllâhe min fadlihi İnnallâhe kâne bi kulli şeyin alîmâ

ve la tetemennev : dile, istek, arzu, temenni etmeyin
mâ faddala Allah bihi : şey, ne, lutüf, nimet, Allah, onunla,
bada-kum alâ badın : bazınızı, bazınız, birbirinizi
li el ricali : ileri gelen, ehil kimseler, erkek,
nasibun : nasip, pay, fayda
mim-mâ iktesebû : edindikleri, kazandıkları şeylerden
ve li en nisai : nefsini anlama yolunda olanlar için,
nasibun :nasib, edinmek, pay, fayda, hisse, kısmet
mimmâ iktesebne : şeyler, edinilen, kazanılan,
ve iselû : sormak, sorgulamak, isteyin, araştırın,
Allah min fadli hi : Allah, lütuf, hakikatleri, o
İnne Allah kane : muhakkak, Allah, oldu,
bi kulli şeyin alimen : bütün her şey, ilmiyle var eden, ilmin sahibi

 

32- Allah’ın lütuflarından başka bir şey temenni etmeyin. Birbirinizi edindiğiniz hakikatlerin bilgilerinden, ehil kimseler olmanız için faydalandırın ve nefsini anlama yolunda olanları da, edindiğiniz hakikatlerin bilgilerinden faydalandırın. Allah’ın lütuflarını anlamak için sorup araştırın. Muhakkak ki Allah bütün her şeydeki ilmin sahibidir.

-33-

وَلِكُلٍّ جَعَلْنَا مَوَالِيَ مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالأَقْرَبُونَ وَالَّذِينَ عَقَدَتْ أَيْمَانُكُمْ فَآتُوهُمْ نَصِيبَهُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدًا

ve li kullin cealnâ mevâliye mimmâ terakel vâlidâni vel akrabûn vellezîne akadet eymânukum fe âtûhum nasîbehum innallâhe kâne alâ kulli şeyin şehîdâ

ve li kullin ceal na : her şey, yapmak, düzenlemek, var ettiğimiz, biz
mevaliye : kul, köle, uzman, kamil, bilen kimse, dost, komşu, efendi
mimmâ terake : şeyden, bıraktı, terk, ayrılmak, uzak durmak,
el validani : ebeveyn, sizi yetiştiren, valid, mürşidi kamil,
ve el akrabûne : yakınlık,
ve ellezine akadet : o kimseler, akit, sözleşme, tutulan, tutan, kavramak
eymânu-kum : yemin, sözler, sağ, güç, diriliğin sahibi, sahip olunan
fe atû-hum : artık, verin, sunun, anlatın, onlar, hakikatleri sunun
nasibe-hum : nasip, pay, fayda, elde edilen
İnne Allah kane : muhakkak, Allah, oldu,
bi kulli şeyin şehiden : hepsi, bütün her şey, her an hazır olan

 

33- Bütün her şeyi Bizim var ettiğimizi bilen kimselerden olun. Sizi yetiştirenlerin bırakmış olduğu o hakikatlerin bilgilerinden faydalanın ve yakınlığı anlayanlardan olun. Kendinizdeki diriliği kavrayan kimselerden olun. Artık o hakikatlerden nasiplenenler, o yolda olanlara o bilgileri versinler. Muhakkak ki Allah bütün her şeyde, her an her yerde hazır olandır.

-34-

الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا

Er ricâlu kavvâmûne alân nisâi bi mâ faddalallâhu badahum alâ badın ve bi mâ enfekû min emvâlihim. Fes sâlihâtu kânitâtun hâfizâtun lil gaybi bi mâ hafizallâh Vellâtî tehâfûne nuşûzehunne fe ızûhunne vahcurûhunn  fîl medâcıı vadrıbûhunne fe in ata’nekum fe lâ tebgû aleyhinne sebîlâ innallâhe kâne aliyyen kebîrâ

el ricâlu : ileri gelen, ehil kimse, devlet adamı, er kişi,
kavvamûne : bakıcı, koruyucu, idareci, yetiştiren, yardımcı
alâ en nisâi : karşı, göre, için, nefsini bilme yolunda olanlar, kadınlar
bi mâ faddala Allah : sebebiyle, dolayısıyla, lütuf, üstün, fazilet, Allah
bada-hum ala badın : onların bir kısmı, bazıları, bazılarına, birbirlerine
ve bi mâ enfeku : sebebiyle, dolayısıyla, vermek, infak etmek, teslim etmek
min emvâli-him : kendi varlığı, mallarından, değerlerinden
fe el sâlihâtu : artık, sonra, iyi, uygun, Salihlerden olma yolunda olan
kanitatun : saygılı, itaat eden, boyun eğen
hâfizâtun : muhafaza edendir, koruyucudur
li el gaybi : için, görünmeyen bilinmeyen, bilemedikleri
bi mâ hafiza Allah : sebebiyle, dolayısıyla, korumak, saklamak, Allah
ve ellati tehafun : onlar, ki onlar, korkmak, çekinmek,
nuşûze-hunne : inat, aksilik, itaatsizlik, nefret, yüceltmek, onları
fe ızû-hunne : artık, öğüt, nasihat, onlara
ve uhcurû-hunne : dışarı çıkmak, kaçmak, uzak durmak,
fî el medâciı : içinde, uyku, yatak, uyumak, makam, bunduğu yer,
vadrıbû-hunne : vurgulamak, isabet, darbe, sarsmak, vurmak, onlar
Fe in atane-kum : bundan sonra, eğer size itaat ederlerse, uymak
Fe lâ tebgû aleyhine : artık, aramayın, göstermeyin, başka, karşıt,
sebil : bir yol, hakikatlerin sunulduğu yol,
inne Allâh kane : muhakkak ki, doğrusu, Allah, oldu,
Aliyyen : ilmiyle yüce olan, yüce, büyük,
kebiran  : büyük, zatıyla yüce olan,

 

34- Ehil kimseler; nefsini bilme yolunda olanları hakikatleri anlamaları için yetiştirirler. Onlar birbirlerine Allah’ın lütuflarını anlamak istediklerinden dolayı yardımcı olurlar ve onlar kendi varlıklarının sahibini bilip infak ederler. Sonra da onlar salihlerden olma yolunda teslim olurlar. Allah’ın bilinmeyen görünmeyen âlemi muhafaza ettiği gibi, onlarda hakikatlerin bilgilerini muhafaza ederler. Ki onlar itaatsizlik etmekten çekinirler ve onlar öğütlere uyarlar. Artık bulundukları makamlardan hakikatlerin dışına çıkanlar olursa, onlara bulundukları yerde hakikatleri vurgulayın. Bundan sonra onlar, sizin söylediğiniz şekilde hakikatlere uyarlarsa, artık onlara başka bir yol göstermeyin. Muhakkak ki Allah tüm varlıkta ilmiyle yüce olandır.

-35-

وَإِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ بَيْنِهِمَا فَابْعَثُواْ حَكَمًا مِّنْ أَهْلِهِ وَحَكَمًا مِّنْ أَهْلِهَا إِن يُرِيدَا إِصْلاَحًا يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيمًا خَبِيرًا

Ve in hıftum şıkâka beynihimâ febasû hakemen min ehlihî ve hakemen min ehlihâ in yurîdâ ıslâhan yuveffikıllâhu beynehumâ inallâhe kâne alîmen habîrâ

ve in hıftum : eğer korkarsanız, çekinirseniz,
şıkaka : ayrılık, bölünme, ortaya çıkma, ikilik,
Beyni hima : aralarında
fe ibasû : artık, gönderin, diriliği bilene gönderin, açığa çıkarın
hakem min ehli hi : görevli, hakem, ehil olan, bilgili
ve hakemen : hakem, konusuna hâkim olan,
min ehli ha : yetkili olan,
in yurîdâ ıslahan : eğer, isterse, ıslah olma, iyileşme, düzelme,
Yuveffik : muvaffak eder, başarılı kılar,
Allah beyne huma : Allah, aralarında
İnne Allah kane alim : muhakkak, Allah, oldu, ilmin sahibi,
habir : bildiren, haber veren

 

35- Eğer onların ayrılıkta kalmalarından korkarsanız, artık onları konuya daha hâkim olan ehil kimselere gönderin. Onlar ıslah olmayı istedikleri müddetçe, konulara daha hâkim olan ehil kimseler, onlara yardım ederler. Allah, hakikatleri anlamak isteyenleri muvaffak eder. Muhakkak ki Allah ilmiyle tüm varlıktan hakikatleri bildirir.

-36-

وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالجَنبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

Ve abudûllâhe ve lâ tuşrikû bihî şeyen ve bil vâlideyni ihsânen ve bizil kurbâ vel yetâmâ vel mesâkîni vel câri zil kurbâ vel câril cunubi ves sâhıbi bil cenbi vebnis sebîli ve mâ meleket eymânukum innallâhe lâ yuhıbbu men kâne muhtâlen fehûrâ

ve abudû allah : kul olun, Allah
ve lâ tuşrikû bihi şeyen : ortak koşmayın, ona, bir şeyi
ve bi el vâlideyni ihsanen : ana baba, iyi davranma
Ve bi zi el kurba : sahip, yakınlık, akrabaya
ve el yetâmâ : yetimler, kendi inançlarından kopmuş
ve el mesâkîni : miskin, çaresiz, aciz,
ve el câri zi el kurba : komşu, sahip, yakın
ve el câri el cunubu : komşu, uzak
ve es sâhıbi : arkadaş, eş, dost, yakın,
bi el cenbi : etrafınızdaki, yan taraf, çevrenizdeki,
ve ibni el sebil : oğul, yol, hak yolu
ve mâ meleket eyman kum : değil, sahip, güç, diri, sağ, eller, siz
İnne Allah la yuhıbbu : muhakkak, Allah, yok, sevgi,
Men kane muhtalen : kimse, kimse, oldu, kendini beğenmiş, kibirli,
fehur : gururlu, kendini üstün gören, övünen,

 

36- Allah’ın kulu olduğunuzu idrak edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babanıza ve yakınlarınıza ve yetimlere ve çaresizlere ve yakın komşularınıza ve uzak komşularınıza ve etrafınızdaki arkadaşlarınıza iyi davranın ve evlatlarınıza hakk yolunu gösterin. Siz sahip olduğunuz gücün sahibi değilsiniz. Muhakkak ki kendini üstün gören, kibirlilik içinde olan kimselerde Allah sevgisi yoktur.

-37-

الَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

Ellezîne yebhalûne ve yemurûnen nâse bil buhli ve yektumûne mâ âtâhumullâhu min fadlıhî ve atednâ lil kâfirîne azâben muhînâ

ellezîne yebhalûne : o kimseler, eksik, kısmak, cimri
ve yemurûne el nas : emrederler, yasaklar, meneder, insan,
bi el buhli : cimrilik ile, cimriliği, paylaşmamayı,
ve yektumûne : saklarlar, gizlerler, anlayamazlar, farkına varmazlar,
Mâ ata hum allah : şey, ne, değil, verilen, sunulan, onlar, Allah
min fadlı-hî : lütuf, nimet, fazilet, o
ve ated nâ : hazır, vardır, biz, verdik, sunduk, hazırladık,
li el kafirin : hakikatleri görmemezlikten gelenler için,
Azâben : azap, sıkıntı, müşkül
muhin : alçaltıcı, kaybettirici, hakir bırakan, zorluk, çaresizlik

 

37- Bir şeyi paylaşmayan kimseler, insanlara da paylaşmamayı tavsiye ederler ve onlar kendilerine sunulan Allah’ın lütuflarının farkına varamazlar. Sunduğumuz hakikatleri görmemezlikten gelenler için hakir bırakan sıkıntılar vardır.

-38-

وَالَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَمَن يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُ قَرِينًا فَسَاء قِرِينًا

vellezîne yunfıkûne emvâlehum riâen nâsi ve lâ yuminûne billâhi ve lâ bil yevmil âhir ve men yekuniş şeytânu lehu karînen fe sâe karînâ

ve ellezîne yunfıkûne : onlar, infak eder, verir
emvâle-hum : onların malları, değerler,
riae : riya, gösteriş, özü sözü bir olmamak,
el nas : insanlar,
ve lâ yuminûne bi allah : yok, iman, inanmaz, Allah,
ve la bi el yevmi el âhiri : yok, son güne, ahir güne, sonlarına
ve men yekun el şeytânu : kim, olur, şeytani haller,
Lehu karinen : onun, ona, kendisine, yakınlarına
Fe sae karinen : artık, kötü, fena, yakınlık, arkadaşlık

 

38- Onlar kendilerindeki değerleri insanlara gösteriş içinde verirler ve onların Allah’a iman etmeleri yoktur ve sonlarına da inanmazlar. Kim o hallere yakın olursa, şeytani hallerde olur. Artık o ne kötü bir yakınlıktır.

-39-

وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُواْ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَأَنفَقُواْ مِمَّا رَزَقَهُمُ اللّهُ وَكَانَ اللّهُ بِهِم عَلِيمًا

Ve mâzâ aleyhim lev âmenû billâhi vel yevmil âhıri ve enfekû mimmâ razakahumullâh ve kânallâhu bihim alîmâ

ve mâzâ aleyhim : ne, niçin, neden, onlar, üzerlerinde, kendilerinde
Lev amenu bi Allah : keşke, eğer, iman etme, inanma, Allah,
ve yevmi el ahir : gün, vakit, son,
ve enfek : infak, vermek, sahibine sunmak,
razaka-hum allah : infak, rızık, fayda, nimet, onlar, Allah
ve kâne Allah bihim : oldu, Allah, onları,
alimen : ilmiyle var eden, ilmin sahibi, bilen,

 

39- Onlar kendilerindeki Allah’ın tecellilerine ve sonlarının geleceğine neden inanmazlar ve Allah’ın onlara sunduğu nimetlerden neden infak etmezler ve onları da var edenin, ilmin sahibinin Allah olduğunu neden bilmezler?

-40-

إِنَّ اللّهَ لاَ يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ وَإِن تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِن لَّدُنْهُ أَجْرًا عَظِيمًا

İnnallâhe lâ yazlimu miskâle zerreh ve in teku haseneten yudâıfhâ ve yuti min ledunhu ecran azîmâ

İnne Allah : muhakkak, şüphesiz, Allah,
la yazlımu : yok, vermez, kötülük, zulüm,
Miskâle zerretin : zerre kadar, ölçü, ağırlık, miktar, kadar
ve ın teku hasenet : eğer, olur, iyi ameller, hayr, faydalı,
yudaıf ha : kat kat, fazla
ve yuti min ledun hu : verir, sunar, katından, ona ait, o katındaki hakikatler
Ecran azîmen : karşılık, büyük, yüce karşılık

 

40- Şüphesiz Allah zerre kadar kötülük vermez. İyi amellerde olanlara kat kat karşılıklar vardır ve O, kendine ait olan yüce karşılıkları her zaman verir.

-41-

فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِن كُلِّ أمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلاء شَهِيدًا

Fe keyfe izâ cinâ min kulli ummetin bi şehîdin ve cinâ bike alâ hâulâi şehîdâ

fe keyfe iza cina : nasıl, olduğu zaman, getirme, geldi, ortaya çıktı
min kulli ummet : hepsi, bütün hepsi, ümmet, topluluk,
bi şehid : şahit, tanık olan, bilen, hazır olan
ve cina bike : getirdik, geldin, ortaya çıktın, biz, sen,
alâ haulai şehiden : için, karşı, üzerine, onlara, tanık, bilen,

 

41- Bütün ümmetlerden hakikatlerimize tanık olanlar ortaya çıktı. Sen de onlara hakikatlerimizi anlatmak için ortaya çıktın.

-42-

يَوْمَئِذٍ يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَعَصَوُاْ الرَّسُولَ لَوْ تُسَوَّى بِهِمُ الأَرْضُ وَلاَ يَكْتُمُونَ اللّهَ حَدِيثًا

Yevme izin yeveddullezîne keferû ve asavur resûle lev tusevvâ bihimul ardu ve lâ yektumûnallâhe hadîsâ

yevme izin yeveddu : vakit, her an,  yetkili olan, istemek, temenni, dilek
Ellezine keferu : o kimseler, hakikatleri örtenler
ve asavû : karşı çıkma, kabul etmeme, asi,
el resul : resul, hakikati gösteren, hakikatleri anlatan,
Lev tusevvâ bihim : eğer, keşke, adil, eşit, doğru, onları,
el ardu : yeryüzü, toprak, beden,
ve lâ yektumûne : yok, gizlemek, saklamak
Allâh hadisen : Allah, sözler, olaylar, tecelliler,

 

42- Her an her yerde yetkili olanı anlamayı isteselerdi, hakikatleri görmemezlikten gelip örten kimselerden olmazlardı ve Resule karşı çıkmazlardı. Eğer onlar yeryüzünde adaleti, eşitliği anlasalardı, Allah’ın tecellilerini yok saymazlardı

-43-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ وَلاَ جُنُبًا إِلاَّ عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّىَ تَغْتَسِلُواْ وَإِن كُنتُم مَّرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاء أَحَدٌ مِّنكُم مِّن الْغَآئِطِ أَوْ لاَمَسْتُمُ النِّسَاء فَلَمْ تَجِدُواْ مَاء فَتَيَمَّمُواْ صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُواْ بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ takrabûs salâte ve entum sukârâ hattâ talemû mâ tekûlûne ve lâ cunuben illâ âbirî sebîlin hattâ tagtesilû ve in kuntum mardâ ev alâ seferin ev câe ehadun minkum minel gâiti ev lâmestumun nisâe fe lem tecidû mâen fe teyemmemû saîden tayyiben femsehû bi vucûhikum ve eydîkum innallâhe kâne afuvven gafûrâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
lâ takrabû : yok, yakınlık,
el salate : bağlılık, hakka bağlılık durumu, salât,
ve entum sukara : siz, kendinden geçme, sarhoş, kendini anlama
Hattâ talemu : hatta, bilmek, bilinceye kadar
ma tekulune : söylemeyin, demeyin, konuşmayın,
ve lâ cunuben : yok, yan, taraf, ikilik, ayrılık, uzaklık,
İllâ abiri sebil : hariç, ancak, aşan, geçen, yolcu, gelip geçen, yol,
Hattâ tagtesilu : hatta, oluncaya kadar, temiz, manevi temizlik, arınmak
ve in kuntum marda : eğer siz, iseniz, maraz, hasta, rahatsız
ev alâ seferin : veya, bir yolculuk içinde, arama, gitme
ev câe ehadun minkum : veya, geldi, sundu, bir, tek, sizden
min el gâitı : dışkı, pislik, fenalık
ev lâmestum el nisae : algı, hissetme, yaklaştınız, dokundunuz, kadın, şehvani
fe lem tecidû maen : artık, değil, aramak, bulmak, bulamazsanız, su, bir ilim
fe teyemmem : artık, araştırmak, talep etmek, yönelmek,
Saîden : seviye, yükselen, saadete eren, mutluluk,
tayyiben : temiz, güzel,
fe imsehû : sonra, mesh, temizleme,
bi vucûhi-kum : yüz, görme, anlayış, gerçekler, siz
ve eydî-kum : elleriniz, gücünüz, siz
İnne Allah kane afuv : muhakkak, Allah, bağışlayan, af,
gafur : mağfiret eden, temizleyen,

 

43- Ey iman edenler! Hakk’a bağlılık şuurunuzu yok etmeyin. Siz cehaletin sarhoşluğundan geçip, kendinizi bilinceye kadar bir şey söylemeyin ve ikiliği yok edin. Sadece hakikatin yolunda yol alarak temizlenin. Hasta olduğunuzda ya da bir arayışa çıktığınızda ya da birlik idrakinden fenalığa düştüğünüzde veya şehvani duyguyla yaklaştığınızda, hakikatlerin ilmi ile arının ya da o arınacak ilmi talep edin. O tertemiz huzur veren mutluluğa ulaşın. Bundan böyle siz yüzünüzü hep temiz halde tutun ve sizdeki gücün sahibinin idrakinde durun. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, mağfiret edendir.

-44-

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلاَلَةَ وَيُرِيدُونَ أَن تَضِلُّواْ السَّبِيلَ

E lem tera ilâllezîne ûtû nasîben minel kitâbi yeşterûned dalâlete ve yurîdûne en tedıllus sebîl

E lem tere ila ellezine : görmedin mi, o kimseleri
utu nasib min : verildi, sunulan, nasip, hisse,
el kitab : hakikatlerin sözler, kitap, hakka ait bilgiler,
Yeşterune : satın almak, değiştiriyorlar, sapıyorlar
ed dalâlete : dalalet, cehalete yönelmek,
ve yurîdûne en tedal : istiyorlar, dalalet, hakikatlerden sapmak,
el sebil : hakkın yolu

 

44- Hakikatlerin sözleri sunulan kimselerden kendilerine pay çıkaranları görmedin mi?

Onlar dalalete sapıyorlar ve onlar hakkın yolundan dalalete sapmanızı istiyorlar.

-45-

وَاللّهُ أَعْلَمُ بِأَعْدَائِكُمْ وَكَفَى بِاللّهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللّهِ نَصِيرًا

Vallâhu alemu bi adâikum ve kefâ billâhi veliyyen ve kefâ billâhi nasîrâ

ve allah alemu : Allah, ilmin sahibidir, ilmiyle var eden, bilen,
bi adai kum : ile, düşman, düşmanlık yapan, siz
ve kefâ bi Allah veliyyen : kâfi, yeterli, Allah, dost,
ve kefâ bi Allah nasiran : kâfi, yeter, Allah, yardımcı

 

45- Allah ilmin sahibidir. Siz bir düşmanlık içinde olmayın. Dost olarak Allah kâfidir ve yardımcı olarak Allah kâfidir.

-46-

مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِن لَّعَنَهُمُ اللّهُ بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً

Minellezîne hâdû yuharrifûnel kelime an mevâdııhî ve yekûlûne semi’nâ ve asaynâ vesma gayra musmeın ve râınâ leyyen bi elsinetihim ve tanan fîd dîn ve lev ennehum kâlû seminâ ve atanâ vesma venzurnâ le kâne hayran lehum ve akvem ve lâkin leanehumullâhu bi kufrihim fe lâ yuminûne illâ kalîlâ

min ellezîne hadu : o kimseler, yalnız biz yol gösteririz diyenler
Yuharrifûne el kelime : tahrif ederler, bozarlar, anlamlarını değiştirir, kelime
an mevâdıı-hi : olduğu anlamdan, asıl mana, onun konulduğu yerden
ve yekûlûne semina : diyorlar, biz işittik
ve asaynâ : karşı gelme, üstün, baş kaldıran, isyan, biz,
ve isma gayr musmein : işit, duymak, başka, değil, olmayan, işiten
ve râınâ : bizi izle, bize bak, bekletmek, mühlet vermek
Leyyen bi elsineti-him : süslü konuşma, eğip bükerek, mülayim, dillerini, onlar
ve tanan : ayıplama, kınama, yerme,
fi el din : varlığın yaratılış yasaları, yaratılış incelikleri
Ve lev enne-hum : eğer, olması, onların,
Kâlû semina : dediler, işittik, dinlemek
ve atanâ : biz itaat ettik
ve isma : duy, işit
ve unzurnâ : bize nazar et, uymak, bakmak
Le kane hayran lehum : elbette, oldu, daha hayırlı, onlar için, kendileri için
ve akveme : kuvvetli, sağlam, daha iyi, daha doğru
ve lâkin leane-hum allah : lakin, işte, Allah’ı idrak edemeyip rahmetten uzaklaşma,
bi kufri-him : hakikatleri görmemezlikten gelip örtmek,
Fe lâ yuminun : artık, iman etmezler, inanmazlar,
illa kalilen : hariç, başka, pek azı

 

46- Yalnız biz yol gösteririz diyen o kimseler, hakikatlerin sözlerinin anlamlarını farklı anlamlara döndürürler. Derler ki: Biz işitiriz, biz üstünüz ve bizden başkası hakikatleri duyamaz işitemez. Süslü konuşmalarla, yalnız bizi izleyin, derler. Varlığın yaratılış yasalarını anlamak isteyenleri kınarlar. Eğer onlar bizi dinleselerdi ve itaat etselerdi ve bizi duysalardı ve bize uysalardı, elbette onlar için daha hayırlı ve daha doğru olurdu, derler. İşte bu hallerde olup hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler, Allah’ı idrak edemeyip rahmetten uzaklaşırlar, artık onlardan pek azı hariç inanmazlar.

-47-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ آمِنُواْ بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِّمَا مَعَكُم مِّن قَبْلِ أَن نَّطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَى أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَا لَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ وَكَانَ أَمْرُ اللّهِ مَفْعُولاً

Yâ eyyuhâllezîne ûtûl kitâbe âminû bi mâ nezzelnâ musaddikan li mâ meakum min kabli en natmise vucûhen fe neruddehâ alâ edbârihâ ev nelanehum kemâ leannâ ashâbes sebt ve kâne emrullâhi mefûlâ

yâ eyyuhâ ellezine : ey o kimseler
Utu el kitâbe : sunulan, hakikatlerin sözleri, kitap, varlık kitabı
Aminu bima nezzelna : inanın, şeylere, sunduğumuz hakikatlere,
musaddikan : doğrulayıcı, tastik etme, dosdoğru hareket eden
li mâ mea kum : şeyi, olanı, sizinle baraber, birlikte,
min kabli : önceden
En natmise vucûhen : silmek, yok etmek, tıkamak, yüzler, yönler, anlayışlar
fe nerudde-hâ : böylece, çevrilme, ret, onu,
ala edbari ha : için, arkası, geçmişi, eski cehalet halleri
Ev nelane hum : yada, rahmetten uzaklaşma, onlar,
kema leana : gibi, rahmetten uzaklaşmak,
Ashabe el sebti : sahip, halk, cumartesi, yasağa uymayan
ve kâne emr Allah : oldu, iş, hüküm, işleyiş, Allah,
mefail : fail olan, yapılan

 

47- Tüm varlığın bir kitap olarak sunulduğunu anlayan ey o kimseler! Her varlıkta sunduğumuz o hakikatlere inanın, doğruluğunu anlayıp dosdoğru hareket edin. Önceden inandığınız o geçmişteki cahil anlayışlarınızı yok edin. Yoksa o yasakları dinlemeyip rahmetten uzaklaşanlar gibi, sizde hakikatleri anlamayıp rahmetten uzaklaşırsınız. Tüm varlığın işleyişinde fâil olan Allah’ı anlayın.

-48-

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا

İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu ve men yuşrik billâhi fe kadifterâ ismen azîmâ

İnne Allah la yagfiru : muhakkak, Allah, yok, mağfiret,
en yuşrake bihi : ortak koşulması, ortak koşma durumu, ona,
ve yagfiru :temizler, mağfiret eder,
ma dune : şey, ne değil, başka, aşağıda, dışında
Zâlike li men yeşau : bu, işte bu, kim, kimse için, ister, istek
Ve men yuşrik bi allâhi : kim, ortak koşar, kendine varlık inat eder, Allah
fe kad iftera : artık, öyleyse, oldu, Allah’a iftira atmak, uydurmak,
ism azimen : günah, vebal, fenalık, yüce, ulu, büyük günah,

 

48- Ortak koşan kimseler Allah’ın mağfiretini anlayamazlar. Kim onu anlamak isterse, hakikatlerden başkasını görmezse o mağfiret bulur. Kim Allah’ın yüceliğinin yanında kendine varlık isnat ederse, Allah hakkında iftiralarda bulunursa, o büyük günahlarda kalır.

-49-

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ أَنفُسَهُمْ بَلِ اللّهُ يُزَكِّي مَن يَشَاء وَلاَ يُظْلَمُونَ فَتِيلاً

E lem tera ilâllezîne yuzekkûne enfusehum belillâhu yuzekkî men yeşâu ve lâ yuzlemûne fetîlâ

e lem tera ilâ ellezine : görmedin mi? o kimseleri
yuzekkûne : tezkiye, anlayış, idrak etmek, temizlenmek, zeka,
enfuse-hum : kendilerini, nefs
Bel Allah yuzekki : hayır, öyle değil, Allah, tezkiye, temizlenme,
Men yeşâu : kim, kimse, isterse, isteyen,
ve lâ yuzlemûne : yok, zulüm, haksızlık, kötülük,
fetilen : zulüm olunmazlar, kıl kadar, zerre kadar

 

49- Nefslerini anlayan, fenalardan temizlenen o kimseleri gördün değil mi? Ancak Allah’ı anlamak isteyen kimseler cehaletten temizlenirler ve onlarda zerre kadar zulüm yoktur.

-50-

انظُرْ كَيفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الكَذِبَ وَكَفَى بِهِ إِثْمًا مُّبِينًا

Unzur keyfe yefterûne alâllâhil kezib ve kefâ bihî ismen mubînâ

Unzur keyfe : bak, gör anla, nasıl,
yefterune : iftira, uydurma, ilk defa ortaya atılan asılsız şey
alâ Allâh : Allah’a hakkında,
el kezibe : yalanlar, uydurulanları yaymak,
ve kefâ bihi : kâfidir, yeterli, onunla, onun hakkında,
ismen mubin : günah, fenalıklar, apaçık, açık olan,

 

50- Allah hakkında nasıl uydurmalar yapıyorlar, o yalanları yayıyorlar gör anla ve apaçık fenalarda kalmayı onlar kâfi görürler.

-51-

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوتُواْ نَصِيبًا مِّنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُواْ هَؤُلاء أَهْدَى مِنَ الَّذِينَ آمَنُواْ سَبِيلاً

E lem tera ilâllezîne ûtû nasîben minel kitâbi yuminûne bil cibti vet tâgûti ve yekûlûne lillezîne keferû hâulâi ehdâ minellezîne âmenû sebîlâ

e lem tera ila ellezine : görmedin mi? o kimseleri
Utu nasiben : verilen, sunulan, nasip, pay, fayda,
min el kitâbi : kitap, hakikatlerin sözleri, bilgiler,
yuminûne : iman ediyorlar, inanıyorlar,
bi el cibti : putlar, batıl olan şeyler, aslı olmayan şeyler,
ve et tâgûti : tagut, hakikatleri bırakıp zanlarını ilah edinenler
ve yekûlûne : diyorlar, söylüyorlar
li ellezine kefer : diyorlar, hakikatleri görmeyip örtenler
Hâulâi ehda : bunlar, daha yakın
min ellezine amenu sebil : onlardan, iman eden, inanan, yol, hakkın yolu

 

51- Bir fayda bulmaları için, hakikatlerin sözleri sunulan o kimseleri gördün değil mi? Onlar aslı olmayan şeylere, kendi çıkarları için iman ediyorlar ve onlar hakikatleri bırakıp, zanlarını ilah ediniyorlar ve hakikatleri göremeyip örtenler için diyorlar ki: Bunlar iman edenlere göre hakkın yoluna daha yakın olanlardır.

-52-

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّهُ وَمَن يَلْعَنِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ نَصِيرًا

Ulâikellezîne leanehumullâh ve men yelanillâhu fe len tecide lehu nasîrâ

Ulâike ellezine : işte onlar, o kimseler,
Lenae hum Allâh : rahmetten uzaklaşma, mahrumiyet, onlar, Allah
ve men yelani Allah : kim, Allah’ı anlamayıp rahmetten uzaklaşan
Fe len tecide nasiran : artık, değil, olmaz, bulmak, bulamazsın, yardımcı

 

52- İşte onlar, Allah’ı anlayamayıp rahmetten uzaklaşanlardır ve kim, Allah’ı anlayamayıp rahmetten uzaklaşırsa, artık onlar bir yardımcı da bulamazlar.

-53-

أَمْ لَهُمْ نَصِيبٌ مِّنَ الْمُلْكِ فَإِذًا لاَّ يُؤْتُونَ النَّاسَ نَقِيرًا

Em lehum nasîbun minel mulki fe izen lâ yutûnen nâse nakîrâ

Em lehum nasibun : yoksa, onların, nasip, pay, verilen şey
min el mulki : sahip, mülk, saltanat, hükümdarlık
fe izen la yutune : şayet, öyle olsa, yok, vermek,
el nâse : insanlar,
nakir : çok küçük, zerre kadar

 

53- Yoksa mülkün sahibi onlar mı? Şayet öyle olsaydı, onlar zerre kadar da olsa insanlara bir şey vermezlerdi.

-54-

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَى مَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ فَقَدْ آتَيْنَآ آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَآتَيْنَاهُم مُّلْكًا عَظِيمًا

Em yahsudûnen nâse alâ mâ âtâhumullâhu min fadlıhî fe kad âteynâ âle ibrâhîmel kitâbe vel hikmete ve âteynâhum mulken azîmâ

em yahsudûne : yoksa, haset, çekememek, kıskanma,
el nas : insanlar
Ala ma ata hum allah : sunulan şeylere karşı, vermek, onlar, Allah
min fadlı-hi : lütfundan, değerler, fazlından
fe kad ateyna : sonra, oysa, olmuştu, verdik, sunduk,
ale ibrahim : aile, güç, İbrahim, İbrahim milletinden olanlar,
El kitab : kitab, hakikatlerin sözleri
ve el hikmete : hikmet, ilahi incelikler, ilahi gaye,
ve âtey nâ hum : verdik, sunduk, onlar, o hasetlik içinde olanlar
mulk : mülk, saltanat, iktidar, tüm varlık, tüm kainat,
azim : yüce olan, yüce sahibi, kararlı olan,

 

54- Yoksa insanlar, Allah’ın onlara verdiği lütuflara karşı bir hasetlik içinde mi oluyorlar? İbrahim; tüm varlığı bir kitap olarak sunduğumuzu ve onda hikmetler olduğunu anlayanlardandı. O hasetlik içinde olanlara da tüm varlığın yüce hakikatlerini sunduk.

-55-

فَمِنْهُم مَّنْ آمَنَ بِهِ وَمِنْهُم مَّن صَدَّ عَنْهُ وَكَفَى بِجَهَنَّمَ سَعِيرًا

Fe minhum men âmene bihî ve minhum men sadde anhu. Ve kefâ bi cehenneme saîrâ

Fe minhum men amen bihi : artık, onlardan, kim, inanır, o hakikatlere, ona
ve minhum men sad anhu : onlardan, kim, yüz çevirme, defetmek, red, ondan
ve kefa bi cehennem : kâfi, yeterli, cehennem, cehaletin cehennemi,
sair : ötekileştirme, öbürü görme,

 

55- Onlardan kimi İbrahim’e inandı ve onlardan kimi ondan yüz çevirdi. Cehalet bilişlerini yeterli görenler ötekileştirmede kaldılar.

 

-56-

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ بِآيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلِيهِمْ نَارًا كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا لِيَذُوقُواْ الْعَذَابَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَزِيزًا حَكِيمًا

İnnellezîne keferû bi âyâtinâ sevfe nuslîhim nâra kullemâ nadicet culûduhum beddelnâhum culûden gayrahâ li yezûkûl azâb innallâhe kâne azîzen hakîmâ

İnne ellezine keferu : hakikatleri görmemezlikten gelen, örten,
bi âyâti-nâ : ayetlerimiz, işaret, delil,
Sevfe nusli him : yakında, geniş, o halde bulunma, girmek, onlar,
naran : ateş, yakıcı, yakıp yıkıcı haller,
Kullemâ nadicet : hepsi, her defasında, kıvam, olgunluk, vade,
culûdu-hum : deri, suret, dış yüz, onlar, onların derileri
beddelnâ-hum : onları değiştirdik,
culud : cild, suret, dış yüz, deri,
gayre-hâ : ondan başkası, başka, değil,
Li yezuku : his, tat, gadap, hiddet, o halin içinde olma, hoşluk,
el azâbe : sıkıntı, azabı
İnne Allah kane aziz : muhakkak, Allah, oldu, yüce, tüm değerler,
hakim : hâkim olan, herşeye hâkim olan,

 

56- İşaretlerimizi görmemezlikten gelip örtenler, biz suretleri değiştirip durduğumuz halde, onlar her seferinde suretlerde kaldılar. Onlar yakıp, yıkıcı hallere sarıldılar, sıkıntılı haller içinde oldular. Muhakkak ki Allah tüm değerlerin yüce sahibidir, tüm varlığa hâkim olandır.

-57-

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا لَّهُمْ فِيهَا أَزْوَاجٌ مُّطَهَّرَةٌ وَنُدْخِلُهُمْ ظِلاًّ ظَلِيلاً

Ve ellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti se nudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ lehum fîhâ ezvâcun mutahharatun ve nudhıluhum zıllen zalîlâ

 

Ve ellezine amenu : iman edenler
amilû el sâlihâti : dosdoğru çalışanlar, iyi çalışmalarda olan
se nudhılu-hum : dahil olmak, girmek,
Cennet terci min tahtina : cennetler, huzur, vardır, akar, makamlarında
el enhâru : akıp giden ilim, nehir,
Hâlidîne fiha ebeden : devamlı, sürekli, orada, o halde, devamlı,
Lehum fiha ezvac : onlar, orada, eş, birlik, aynı yolda olan,
mutahharatun : temiz olan,
ve nudhılu hum : dahil olmak, girmek, onlar,
zıllen zalil : gölge, koruma, sahip çıkma, koruyucu

 

57- İman edenler ve dosdoğru hak yolunda çalışanlar; onlar makamlarında bir ilim üzeredirler, huzura dahil olurlar, devamlı o haldedirler, onlar fenalardan temizlenip tüm varlığın birliğinin kemalatındadırlar ve onlar koruyucunun korumasına dahil olmuşlardır.

-58-

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤدُّواْ الأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُواْ بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُم بِهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا

İnnallâhe yemurukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl innallâhe niımmâ yeızukum bihî innallâhe kâne semîan basîrâ

İnne Allah yemr kum : muhakkak, Allah, iş, emir, hüküm, siz
en tueddû : iade, teslim etmeniz, vermeniz,
el emanet : emanet, hakk bilgileri, değerler,
İlla ehli-hâ : ancak, sadece, onun ehli, sahibi
Ve iza hakemtum : olduğunda, hakem, hakkı batılı bildiren, siz
Beyne el nas : arasında, insanlar
en tahkumû bi el adli : hükmetmeniz, karar, adalet ile
İnne Allâh niımma : muhakkak, Allah, güzel,
yeızu-kum bihi : bildiren, vaaz, öğüt, hakikatlerle, onunla
İnne Allah kane semia : muhakkak, Allah, oldu, işittiren,
basir : gördüren

 

58- Allah’ın size hükmüdür: Emanetleri sadece ehline verin. Siz insanlar arasında hakk olanı ve batıl olanı bildireceğiniz zaman, adalet üzere bildirin. Muhakkak ki Allah hakikatleri en güzel bir şekilde bildirir. Muhakkak ki Allah işittirendir, gördürendir.

-59-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً

Yâ eyyuhâllezîne âmenû atîûllâhe ve atîûr resûle ve ulil emri minkum fe in tenâza’tum fî şeyin fe ruddûhu ilâllâhi ver resûli in kuntum tuminûne billâhi vel yevmil âhir zâlike hayrun ve ahsenu tevîlâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
Atîû Allah : itaat edin, uyun, Allah,
atiu el resul : uyun, itaat edin, resül, hakikati bildiren,
ve uli el emri min kum : sahip, bilgili, idareciler, iş, hükümleri bilen, sizden
Fe in tenâzatum fi şeyin : artık, anlaşmazlığa, ihtilâfa düştünüz, bir şey hakkında
Fe ruddû-hu ila Allah : artık, bakın, orda arayın, Allah
ve el resûli : resule, hakikati gösteren, bildiren,
in kuntum tuminu bi allah : eğer siz, iseniz, iman eden, Allah
ve el yevmi el âhiri : sonunuza, son güne
Zâlike hayrun : bu, işte bu, hayırlı,
ve ahsenu tevil : güzel, yorum, tevil

59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin ve resule uyun ve sizden hakikatlerin hükümlerini bilen kimselere de uyun. Bundan böyle bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, artık onun hakikatini Allah’ta arayın ve resul’ü anlayın. Eğer siz Allah’a iman ederseniz ve sonunuza inanırsanız, işte bu sizin için daha hayırlıdır ve hakikatleri yorumlamanız da daha güzel olur.

-60-

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

E lem tera ilâllezîne yezumûne ennehum âmenû bimâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablike yurîdûne en yetehâkemû ilât tâgûti ve kad umirû en yekfurû bihî ve yurîduş şeytânu en yudıllehum dalâlen baîdâ

E lem tera ila ellezine : görmedin mi? gördün değil mi, onları
yezumûne : zannediyorlar, zanda kalma
enne-hum amenu : olduğunu, onlar, iman eden, inanan
bi-mâ unzile ileyke : şeye, indirilen, sunulan, ulaştığın, sen
ve mâ unzile : indirilen, sunulan, ulaşılan şey,
min kabl ke : senden önce
Yuridune en yetehâkemû : isterler, irade, hükmetmeyi isterler,
ilâ et tâgûti : azma, sapma, kendi zanlarını ilah edinen
ve kad emr : oldu, iş, işleyiş, hüküm, emr,
en yekfur bihi : hakiketleri örtenler, onu, hakikatleri,
ve yuridu el şeytan : ister, istiyor, şeytani haller, tüm kötü haller
en yudılle-hum : dalalete düşen, saptıran, kendi anlayışına sapan,
Dalâlen baiden : dalalet, hakikatlerden sapma, uzaklaşma

 

60- Senin ulaştığın hakikatlere ve senden öncekilerin ulaştığı hakikatlere inandığını zannedenleri gördün değil mi? Allah’a kul olduğunu sanıp, kendi zanlarını ilah edinenler, kendi zanlarıyla hükmetmeyi isterler ve onlar işleyişin hakikatlerini görmemezlikten gelip örterler ve onlar hakikatlerden uzaklaşıp kendi anlayışlarına saparlar, tüm şeytani halleri isterler.

-61-

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْاْ إِلَى مَا أَنزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ رَأَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنكَ صُدُودًا

Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve ilâr resûli raeytel munâfıkîne yesuddûne anke sudûdâ

ve izâ kile lehum tealev : dediğinde, dediğin zaman, onlara, haydi gelin
İlâ ma enzele Allah : sunduğu şeylere, indirdiği, hakikatlere, Allah
ve ilâ el resul : resulun anlattığına
Raeyte : görürsün, anlarsın,
el munâfıkîne : münafıklık, ikiyüzlüler, inanmış gibi görünen
Yasuddûne anke sudud : yüz çevirmek, geri çevirmek, senden, itmek, reddetmek

 

61- Onlara, Allah’ın hakikatlerine ve resulün anlattıklarına haydi gelin uyun dediğin zaman, inanmış gibi görünenlerin; hakikatlerden ve senden yüz çevirdiklerini görürsün.

-62-

فَكَيْفَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ ثُمَّ جَآؤُوكَ يَحْلِفُونَ بِاللّهِ إِنْ أَرَدْنَا إِلاَّ إِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا

Ve keyfe izâ esâbethum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim summe câûke yahlıfûne billâhi in eradnâ illâ ihsânen ve tevfîkâ

Fe keyfe iza : bundan sonra, nasıl, olduğunda
esâbet-hum : isabet, değen, başına gelen, onlar,
musibet : sıkıntı, zararlı olan, müşkül, afet, bela, felaket
Bima kaddemet eydihim : sebeb, şeyler, takdim etti, yaptı, elleriyle, kendileri
Summe cau-ke : sonra, sana geldiler
Yahlıfûne bi Allah : yemin ederler, Allah
in eredna : sadece, istedik
İllâ ihsan : sadece, iyilik ihsan, uygun, başarı,
ve tevfika : birleştirme, birlik

62- Kendi yaptıkları şeyler sebebiyle, bir zarar başlarına geldikten sonra sana gelirler, Allah’a yemin ederler, biz sadece iyilik ve birlik olsun istedik, derler.

-63-

أُولَئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّهُ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُل لَّهُمْ فِي أَنفُسِهِمْ قَوْلاً بَلِيغًا

Ulâikellezîne yalemullâhu mâ fî kulûbihim fe arıd anhum vaızhum ve kul lehum fî enfusihim kavlen belîgâ

Ulâike ellezine : işte o kimseler,
Yalemu Allah  : bilmek, ilmin sahibi, Allah
Ma fi kulûbi-him : şey, ne, değil, kalplerinde,
Fe arıd anhum : artık, uzak dur, ret, onlardan
Vaız hum : anlat, vaaz, öğüt, onlar
ve kul lehum : ve de, söyle, anlat, onlara
fî enfusi-him : nefs, kendilerindeki, enfuslarındaki, onlar,
kavlen beliga : söz, hakikatler, apaçık

 

63- İşte o kimselerin Allah’ı bilme konusunda kalblerinde bir şey yoktur. Artık öyle kimselerden uzak dur. Onlara öğüt ver ve onlara kendilerindeki apaçık hakikatleri anlat.

-64-

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّهِ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذ ظَّلَمُواْ أَنفُسَهُمْ جَآؤُوكَ فَاسْتَغْفَرُواْ اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُواْ اللّهَ تَوَّابًا رَّحِيمًا

Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ

Ve mâ ersel nâ : açığa çıkmadı, irsal, göndermedik, biz, hakikatimiz,
min resûlin illa : bir resul, hakikati gösteren, den başka, sadece, ancak,
Li yutâa : için, itaat, uymak,
bi izni Allahi : izin, ruhsat, icazet, yetki, Allah
ve lev enne hum : velev ve eğer, olsa, onlar
İz zalemû : zulmettikleri zaman, haksızlık, kötülük, adaletsizlik
enfuse-hum : onların nefsleri, kendileri, kendilerini bilemeyip
câû-ke : sana geldiler
Fe istagferû allah : böylece bağışlanma, istiğfar, arınmak, Allah
Vestagfera : bağışlanma, istiğfar, arınmak,
Lehum el resulu : onlar, onlara, resul, hakikati anlatan,
le vecedû : bulmak için, bulacaklar için, yol göster, olması için anlattı
Allah tevvaben : Allah, tövbeleri kabul eden, dönmek, hiçlik,
rahim : rahim olan, varlığı özünden var eden,

 

64- Bir Resul; her şeyde yetkili olan Allah’ın hükümlerine itaat etmek, hakikatlerimizi anlatmaktan başka bir şey için açığa çıkmadı. Onlar nefislerini anlamayıp, kötülükler içinde olduklarını anladıklarında sana geldiler. Allah’ın bağışlamasından bağışlanma istediler. Elbette onların hakikatlere yol bulmaları için resul: Allah, hatalarını anlayıp dönenleri kabul edendir, tüm varlığı özünden var edendir, diyerek hakikatleri anlattı.

-65-

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا

Fe lâ ve rabbike lâ yuminûne hattâ yuhakkimûke fîmâ şecera beynehum summe lâ yecidû fî enfusihim haracen mimmâ kadayte ve yusellimû teslîmâ

fe lâ : artık, yok, hayır,
ve rabbi-ke : rabbin, seni vücudlandıran,
la yuminune : iman etmezler, inanmazlar
Hatta yuhakkimû-ke : hatta, hakkı batılı ayıran, hâkim olan, hükümler, sen
Fi ma şecere : içinde, şey, ne, değil, soy, aslı, kaynak,
beynehum : aralarında, onlar
Summe la yecidu : sonra, yok, bulmak, anlatmak,
fî enfusi-him : kendi nefslerinde, kendilerinde,
haracen : darlık, sıkıntı, müşkül
mimmâ kadeyta : şeyden, hangi, olan, uygulama, hüküm, tavsiye, yapmak,
ve yusellimû : barış huzur üzere olan,
teslimen : teslim olan, hakikatlere teslim olmak, tanımak, bilmek,

 

65- Hayır, onlar senin anlattığın Rabbe inanmazlar, hatta senin hâkim olduğun konulara, kendi aralarında, aslı yok derler. Sonra onlar kendilerindeki müşkülleri yok edemezler ve onlar hakikatlere teslim olmadıkça, barış ve huzur üzere olamazlar.

-66-

وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنِ اقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ أَوِ اخْرُجُواْ مِن دِيَارِكُم مَّا فَعَلُوهُ إِلاَّ قَلِيلٌ مِّنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُواْ مَا يُوعَظُونَ بِهِ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ وَأَشَدَّ تَثْبِيتًا

ve lev ennâ ketebnâ aleyhim enıktulû enfusekum evihrucû min diyârikum mâ fealûhu illâ kalîlun minhum ve lev ennehum fealû mâ yûazûne bihî le kâne hayran lehum ve eşedde tesbîtâ

ve lev enna ketebna : eğer, olsaydı, yazdık, hakikatlerimiz,
aleyhim : onlara, üzerlerinde, kendilerinde,
En ektulu : olmak, yazık etmek, mahv etmek, öldürmek,
enfus kum : nefs, kendiniz, siz
Ev uhrucû : ya da, çıkın, dışarı, uzak tutmak, uzak durmak,
min diyar kum : yurt, ev, bulunduğunuz yer
mâ fealû-hu : onu yapmadılar
İllâ kalilun minhum : ancak, sadece, pek azı, biraz, onlardan
Ve lev enne-hum : eğer, olması, onlar,
fealu : fail olan, işleyen, çalışmak, yapan,
Ma yûazûne bihi : şey, ne, değil, vaaz, öğüt, hakikatin anlatılması, onunla
Le kane hayran lehum : elbette, oldu, hayır, iyi olan, onlar için, kendileri için
ve eşedde : daha fazla, şiddetli, daha güçlü, daha iyi,
tesbiten : sağlamlık, kati olarak anlamak, saptama, aslını bulmak,

 

66- Eğer onlar kendilerindeki hakikatlerimizi anlasalardı ya da bulundukları yerlerde hakikatlerden uzak durmasalardı, kendilerine yazık etmezlerdi. Ancak onlardan az bir kısmı hariç bunu yapmadılar. Eğer onlar bunu yapsalardı, onlara sunulan öğütlerden faydalansalardı, elbette onlar için iyi olurdu ve hakikatleri daha iyi tesbit ederlerdi.

 

-67-

وَإِذاً لَّآتَيْنَاهُم مِّن لَّدُنَّا أَجْراً عَظِيمًا

Ve izen le âteynâhum min ledunnâ ecran azîmâ

ve izen le âteynâ-hum : olsaydı, verdik, sunduk, onlara sunduğumuz
min ledun-nâ : katımızdan, bize ait,
Ecran azimen : ecir, karşılık, hakikat, yüce karşılık, kararlı,

 

67- Böylelikle onlara sunduğumuz, Bize ait olan yüce hakikatleri elbette anlarlardı.

-68-

وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا

Ve le hedeynâhum sırâtan mustekîmâ

ve le hedeynâ-hum : elbette, mutlaka, yol bulmak, hidayet, biz, onlar
sırâtan mustekîmen : Sıratı Mustakîm, dosdoğru hakikatlerin yolu, hak yolu

 

68- Ve elbette onlar dosdoğru hakikatin yolu olan Bize yol bulurlardı.

-69-

وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا

Ve men yutiıllâhe ver resûle fe ulâike meallezîne enamellâhu aleyhim minen nebiyyîne ves sıddîkîne veş şuhedâi ves sâlihîn ve hasune ulâike rafîkâ

ve men yutıa allah : kim, itaat, uymak, Allah
ve el resûle : resul, hakikati gösteren,
Fe ulaike mea ellezine : o takdirde, işte onlar, beraber, birlikte, o kimseler
Ename : nimet, sıfatlar, tüm varlık, mahlûkat,
Allah aleyhim : Allah, kendilerine, onlara, üzerlerinde
min en nebiyyîne : nebiler, haber veren, hakikatleri bildiren,
ve el sıddîkîne : sadık, dürüst olan, dosdoğru olan, sıddıklar
ve el şuhedâi : tanık, bilen, has olan, şehitler
ve el salihine : Salihler, iyi insan, faydalı çalışmalarda olan
ve hasune : güzel çalışmalarda olan, halis olan,
Ulâike refikan : işte onlar, arkadaş, yoldaş, aynı yolda, aynı amaçta

 

69- Kim Allah’a itaat eder ve o resulü anlarsa, işte onlar kendilerindeki Allah’ın sıfatlarını anlayanlardır ve o kimseler; hakikatleri bildirenlerle ve dosdoğru hareket edenlerle ve bilenlerle ve iyi çalışmalarda olanlarla ve güzel haller içinde olanlarla, bir birlik içindedirler ve işte onlar, aynı amaçta birleşenlerdir.

-70-

ذَلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّهِ وَكَفَى بِاللّهِ عَلِيمًا

Zâlikel fadlu min allâh ve kefâ bi allâhi alîmâ

Zâlike el fadlu min allah : işte bu, fazl, lütüf, ihsan, Allah
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, yetişen, Allah,
alimen : ilmin sahibi, bilmek

 

70- İşte bu Allah’ın lütuflarıdır. İlmin sahibi olan Allah, hakikatleri anlamak için kâfidir.

-71-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ خُذُواْ حِذْرَكُمْ فَانفِرُواْ ثُبَاتٍ أَوِ انفِرُواْ جَمِيعًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû huzû hızrakum fenfirû subâtin evinfirû cemîâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
Huzu hızra-kum : almak, sarılmak, edinmek, önlem, tetbir,
Fe infiru subâtin : artık, nefer, tek, istikrar, kararlılık, denge
Ev ınfiru cemian : veya, ya da, birlik, topluca

 

71- Ey iman edenler! Siz tedbirinizi alın. Ya tek olarak istikrarlı olun ya da hep birlikte hareket edin.

-72-

وَإِنَّ مِنكُمْ لَمَن لَّيُبَطِّئَنَّ فَإِنْ أَصَابَتْكُم مُّصِيبَةٌ قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيَّ إِذْ لَمْ أَكُن مَّعَهُمْ شَهِيدًا

Ve inne minkum le men le yubattienn fe in esâbetkum musîbetun kâle kad enamallâhu aleyye iz lem ekun meahum şehîdâ

ve inne minkum : muhakkak ki, sizden, sizler
Le men le yubattienne : elbette, kim, kimse, yavaş davranmak
Fe in esâbet-kum : sonra, eğer, isabet etti, değdi, siz,
musibet : zarar, sıkıntı, eziyet, kötülük, müşkül,
Kale kad enam : dedi, oldu, nimet, sıfatlar, mahlûkat, tüm varlık,
Allah aleyye : Allah, bana, üzerimde, kendimde,
İz lem ekun mea hum : o zaman, fakat, ben olmadım, onlarla beraber,
şehid : tanık, bilen, şahit olan, has olan, anlayan,

 

72- Sizlerden bazı kimseler elbette yavaş davranır tembellik ederler. Sonra size bir sıkıntı isabet etse; Allah’ın tüm mahlûkattaki hakikatleri banada sunuldu, fakat ben hakikatleri anlayanlarla beraber olmadım, dersiniz.

-73-

وَلَئِنْ أَصَابَكُمْ فَضْلٌ مِّنَ الله لَيَقُولَنَّ كَأَن لَّمْ تَكُن بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُ مَوَدَّةٌ يَا لَيتَنِي كُنتُ مَعَهُمْ فَأَفُوزَ فَوْزًا عَظِيمًا

Ve le in esâbekum fadlun minallâhi le yekûlenne ke en lem tekun beynekum ve beynehu meveddetun yâ leytenî kuntu meahum fe efûze fevzen azîmâ

ve le in esabe kum : gerçekten, elbette eğer, isabet, anlama, temas, siz
Fadlun min Allâh : lütuf, nimet, fazilet, sıfatlar, Allah’tan
le yekûlenne : mutlaka, elbette, der, söyler
Ke en lem tekun : gibi, sanki, olmadı, olmamış
beyne-kum : sizinle arasında, sizin aranızda
ve beyne-hu meveddet : onun arasında, dostluk, sevgi, muhabbet, samimiyet
ya leyteni kuntu mea hum : keşke ben, oldum, onlarla beraber, birlikte
Fe efuze fevz azim : artık, böylece, kazanmak, kurtuluş, başarı, yüce,

 

73- Eğer siz Allah’ın lütuflarını anlarsanız, elbette dersiniz ki: Onunla kendi aramdaki sevgi bağını anlayamamışım, keşke ben de daha önce o hakikatleri anlayanlarla birlikte olsaydım, böylece o yüce kurtuluşu kazananlardan olsaydım.

-74-

فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِالآخِرَةِ وَمَن يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَيُقْتَلْ أَو يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

Felyukâtil fî sebîlillâhillezîne yeşrûnel hayâted dunyâ bil âhirah ve men yukâtil fî sebîlillâhi fe yuktel ev yaglib fe sevfe nutîhi ecran azîmâ

Fe li yukatil : artık, mücadele, gayret, mahv eden, yazık eden,
fî sebîli allah : yolda, yolunda, hakikatler, Allah
Ellezîne yeşrune : onlar, şartlar, gerçekler, almak, takas, feda etmek
el hayâte el dunya : dünya hayatı, yaşam,
bi el âhirati : sonları, ahiret, sonunda,
ve men yukatil : kim, gayret, mücadele, yazık etmek, mahv etmek,
fi sebil allah : yol, hakikatlerin yolu, Allah,
Fe yuktel : artık, ölür, kaybeder, başarılı olamaz,
ev yaglib : ya da başarır, galip gelmek, kazanmak,
Fe sevfe nuti hi : artık, yakında, olur, vermek, kavuşmak, o,
ecr azim : karşılık, yüce

 

74- Bundan böyle Allah yolunda hakikatleri anlamak için gayret göstersinler, sonlarını düşünerek dünya hayatının gerçeğini anlamak için mücadele eden kimselerden olsunlar ve kim Allah yolunda hakikatleri anlamak için gayret gösterirse; hakikatleri anlama yolunda başarılı olsa da veya başarılı olamasa da, artık onlar kendi anlayışları nispetince karşılık bulurlar.

-75-

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيرًا

Ve mâ lekum lâ tukâtilûne fî sebîlillâhi vel mustadafîne miner ricâli ven nisâi vel vildânillezîne yekûlûne rabbenâ ahricnâ min hâzihil karyetiz zâlimi ehluhâ vecal lenâ min ledunke veliyyâ vecal lenâ min ledunke nasîrâ

ve mâ lekum : değil, şey, ne, siz,
lâ tukâtilûne : yok, mücadele, gayret,
fî sebîli allâh : Allah’ın yolunda,
ve el mustadafîne : güçsüz, zayıf olanlar
min el ricali : erkeklerden, ileri gelen, ehil kimseler
ve en nisâi : kadınlar, nefsini anlama yolunda olanlar
ve el vildâni : yeni doğmuş, evlatlar, çocuklar, kul, köle
Ellezine yekulune Rabbena : o kimseler, diyorlar, rabbimiz
ahric-nâ min hazihi : bizi çıkar, dışarı, bundan
el karyeti : belde, bulundukları yer,
el zalim : zalimlik, kötülük,
ehl ha : onun halkı, ahalisi, ehli olan, bilgili olan,
ve ical lena min ledun ke : yap, eyle, bize, senin katından, sana ait,
veliyyen : bir veli, dost
ve ical lena ledun ke : yap, eyle, bize, senin katından, sana ait,
nasir : yardımcı

 

75- Sizler; Allah yolunda hakikatleri arayan erkek ya da kadın ya da çocuk ya da bir zayıflık içinde olanlara, onların hakikatleri anlamaları için gayret göstermemezlik yapmayın. O kimseler: Rabbimiz! Bizi kötülüklerin bulunduğu yerlerden çıkar ve bize, sana ait olan hakikatleri anlatacak bir dost ver ve sana ait hakikatleri anlamamıza yardımcı olacak birini gönder, diye söylerlerken, onlara yardım etmemezlik yapmayın.

-76-

الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا

Ellezîne âmenû yukâtilûne fî sebîlillâh vellezîne keferû yukâtilûne fî sebîlit tâgûti fe kâtilû evliyâeş şeytân inne keydeş şeytâni kâne daîfâ

Ellezîne amenu : iman edenler, inananlar, emin olan,
Yukâtilûne : gayret, mücadele, yazık, mahv, savaş, öldürmek,
fi sebil Allah : yolunda, hakikatler yolunda, Allah,
ve ellezîne kefer : hakikatleri örtenler,
yukatilun : yazık eden, mahv olmak, öldürmek
Fi sebil : içinde, yolunda,
et tâgûti : tagut, şeytan, zannını ilah edinen, batıla inanan,
Fe katılu : artık, yazık etmek, mahv, öldürme, katletmek,
evliyâe el şeytan : dostlar, şeytani haller
İnne keyde : muhakkak, hile, tuzak, kötülük, oyun,
el şeytan : şeytani haller, tüm kötülük halleri,
Kane daîfen : oldu, zayıf, kuvvetsiz

 

76- İman edenler, Allah yolunda hakikatleri anlamak, anlatmak için gayret gösterirler. Hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler ise, Allah’a kul olduğunu zannedip kendi zanlarını ilah edinme yolunda olurlar, sonra da şeytani halleri dost edinip kendilerine yazık ederler. Elbette şeytani hallerde olanların hileleri zayıftır.

-77-

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّواْ أَيْدِيَكُمْ وَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ وَآتُواْ الزَّكَاةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ إِذَا فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّهِ أَوْ أَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُواْ رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلا أَخَّرْتَنَا إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدَّنْيَا قَلِيلٌ وَالآخِرَةُ خَيْرٌ لِّمَنِ اتَّقَى وَلاَ تُظْلَمُونَ فَتِيلاً

E lem tera ilâllezîne kîle lehum kuffû eydiyekum ve ekîmus salâte ve âtûz zekât fe lemmâ kutibe aleyhimul kıtâlu izâ ferîkun minhum yahşevnen nâse ke haşyetillâhi ev eşedde haşyeh ve kâlû rabbenâ lime ketebte aleynâl kıtâl lev lâ ahhartenâ ilâ ecelin karîb Kul metâud dunyâ kalîl vel âhıratu hayrun li menittekâ ve lâ tuzlemûne fetîlâ

E lem tera ila ellezine : gördün değil mi? öyle kimseleri
Kile lehum kuff : denildi, onlara, uzak durmak, çekinmek,
eydiye kum : el, güç, siz, kendinizdeki güç,
ve ekimu el salat : her an salât üzere olun, bağlılık şuurunda olmak
ve âtû el zekat : zekat, temizlenip kendindekini paylaşma, aklı yıkamak,
fe lemmâ kutibe aleyhim : sonra da, olduğu zaman, yazıldı, kitab, üzerlerinde
el kıtâlu : gayret, mücadele, savaş, yazık etmek, zarar vermek,
İzâ ferikun minhum : olunca, o zaman, fırka, takım, ekip, grup, onlardan
Yahşevne el nas : korkarlar, saygı, çekinmek, insanlar
Ke haşyeti Allah : gibi, korku, saygı, çekinmek, Allah
Ev eşedde haşyeten : ya da, daha fazla, güçlü, korku, çekinmek, saygı,
Ve kalu Rabbena lime : dediler, Rabbimiz, hayır, neden, nasıl, niçin
Ketebte aleyna : yazılı olan, kitab, üzerimizde, bizde, kendimiz,
el kıtal : gayret, mücadele, yazık etmek, zarar vermek, katletme
Lev la ahharte-nâ : yok, olmaz mıydı, tehir, gecikme, erteleme, biz
İlâ ecelin karibin : ancak, ölüm, belli bir vakit, ecel, yakınlık
Kul metâu : anlat, de, metalanmak, faydalanmak, çıkar,
el dunya kalıl : dünya hayatı, az, daha az
ve el âhıratu : ahir, son, sonunda,
Hayrun : hayırlı, iyi olan,
li men itteka : için, kim, kimse, fenalardan sakınan ortak koşmayan
ve lâ tuzlemûne : yok, zulmedilme, haksızlık,
fetilen : zerre kadar, kıl kadar

 

77- O kimseleri gördün değil mi? Onlara: Kendinizdeki gücü kendinize isnat etmekten uzak durun, her an Hakk’a bağlılık şuuruyla hareket edin, temizlenme içinde olup kendinizdekini paylaşın, üzerlerinizde yazılı olan hakikatleri anlamak, anlatmak için hep gayret gösterin, denildi. O zaman onlardan bir gurubu, Allah’tan çekinir gibi insanlardan çekindiler ya da daha fazla uzaklaştılar. Ve dediler ki: Rabbimiz! Üzerlerimizde yazılı olan hakikatleri neden anlamak için gayret gösterelim. Onu bize ölümümüze yakın vakte ertelesen olmaz mıydı? De ki: Dünya hayatından az da olsa faydalanırsınız, fenalardan sakınan Allah ortak koşmayan kimselerin sonları daha hayırlıdır ve onlar kıl kadar zulümlerde olmazlar.

-78-

أَيْنَمَا تَكُونُواْ يُدْرِككُّمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنتُمْ فِي بُرُوجٍ مُّشَيَّدَةٍ وَإِن تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِ اللّهِ وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُواْ هَذِهِ مِنْ عِندِكَ قُلْ كُلًّ مِّنْ عِندِ اللّهِ فَمَا لِهَؤُلاء الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا

Eyne mâ tekûnû yudrikkumul mevtu ve lev kuntum fî burûcin muşeyyedet ve in tusıbhum hasenetun yekûlû hâzihî min indillâh ve in tusıbhum seyyietun yekûlû hâzihî min indike kul kullun min indillâh fe mâli hâulâil kavmi lâ yekâdûne yefkahûne hadîsâ

eyne mâ tekunu : nerede, şey, ne, değil, olmak, olursanız
yudrik-kum : fark, anlar, gerçekleştirir, erişir, siz,
el mevt : ölüm, nutfe
ve lev kuntum : eğer, olsa, siz oldunuz,
fî burûcin muşeyyedetin : kalelerde, burçlar, yapılar, yüksek, sağlam bina
ve ın tusıb-hum : eğer, isabet, temas, değme, onlar,
hasenet : iyi olan, güzel olan, hayırlı, iyi hâl
Yekûlû hazihi : derler, bu,
min indi allah : Allah’ın katından, Allah’tan
ve in tusıb hum : eğer, isabet, temas, değme, onlar,
seyyiet : fenalar, kötü hâl,
Yekulu hazihi : derler, bu,
min indi-ke : senin yüzünden, senden
Kul kullun : de ki, anlat, hepsi, söyle, her şey, tümü, hepsi,
min indi Allah : ait, katından, Allah’a ait,
Fe ma li haulai el kavmi : artık, değil, şey, ne, bunlar, kavim, kimseler
lâ yekâdûn : yok, hiç, olmuyor,
yefkahun : fıkıh, değerlendirmek, idrak etmek, anlamak,
hadis : söz, olay, hakikatlerin sözleri,

 

78- Nerede olursanız olun, hatta yapısı sağlam binalarda olsanız da ölüm sizde gerçekleşecektir. Eğer ölüm; iyi bir hâlde iken onlara isabet etse, bu Allah’tan derler ve eğer ölüm; kötü bir hâlde iken onlara isabet etse, bu senin yüzünden oldu derler. De ki: Gerçekleşen ölümlerin tümü Allah’a aittir. Artık onlar niçin söylenen hakikatlerin sözlerini anlamak için gayret göstermiyorlar.

-79-

مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا

Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike ve erselnâke lin nâsi resûlâ ve kefâ billâhi şehîdâ

Mâ esabeke : şey, ne, değil, isabet, değme, temas,
min hasenet : iyi olan, güzel, hayr,
Fe min Allâh : artık, işte o, Allah’tan
ve mâ esabe ke : şey, ne, değil, isabet, değme, temas
min seyyiet : kötülük, fena haller, zarar, şerr
Fe min nefsi-ke : artık, işte o, senin nefsinden, kendinden
ve erselnâke : gönderdik, açığa çıkmak, biz, hakikatlerimiz, sen,
li el nas : insanlara
resul : hakikatleri gösteren,
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, Allah,
şehiden : heran heryerde hazır olan

 

79- Size isabet eden hayr Allah’tandır ve size isabet eden kötülükler ise kendinizdendir. Sen insanlara hakikatlerimizi göstermek, anlatmak için açığa çıktın ve sana, her an her yerde hazır olan Allah yeter.

79- Meâl 2: “Tüm hayırlar, güzellikler Allah’tandır ve yaptığınız kötülükler ise sizin kendinize mahsustur, seni hakikatleri anlayasın, anlatasın diye açığa çıkardık ve sana her an her yerde hazır olan Allah yeter.”

-80-

مَّنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللّهَ وَمَن تَوَلَّى فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا

Men yutiır resûle fe kad atâallâh ve men tevellâ fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ

Men yutiu : kim, itaat etmek, uymak,
el resul : resul, hakikati gösteren,
fe kad ataa Allah : böylece, artık, olur, itaat, uymak, Allah
ve men tevella : kim, yüz çevirir, döner, hakikatlerden yüz çevirmek
Fe ma erselnâ-ke : değil, ne, açığa çıkmak, bildirmek, biz, hakikatlerimiz, sen
Aleyhim hafizan : onlara, onların üzerine, koruyan, muhafaza, gözeten

 

80- Kim resulün sunduğu hakikatleri anlar, itaat ederse, böylece o Allah’a itaat etmiş olur. Kim o hakikatlerden yüz çevirirse, o da kendi cehaletine dönmüş olur. Öyle ki sen, onları koruyan hakikatlerimizi anlatmaktan başka bir şey için açığa çıkmadın.

-81-

وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ فَإِذَا بَرَزُواْ مِنْ عِندِكَ بَيَّتَ طَآئِفَةٌ مِّنْهُمْ غَيْرَ الَّذِي تَقُولُ وَاللّهُ يَكْتُبُ مَا يُبَيِّتُونَ فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

Ve yekûlûne tâatun fe izâ berazû min indike beyyete tâifetun minhum gayrallezî tekûl Vallâhu yektubu mâ yubeyyitûn fe arıd anhum ve tevekkel alâllâh Ve kefâ billâhi vekîlâ

ve yekûlûne taatun : diyorlar, itaat, boyun eğme, kabul etme
Fe izâ berazû : sonra, artık, ayrıldıkları zaman,
min indi ke : senin yanından
Beyyete : ev, kurmak, kendi evi, kendi bildiği,
taifet min hum : bir grup, taife, topluluk, onlardan
Gayra : dışında, başka, gayri, olan,
ellezi tekûlu : ki o, söylemek, söylediğin
ve allâhu yektubu : Allah, yazmak, yazılı, kitab
Ma yubeyyitûne : şey, ne, değil, ev, vücud, kurmak, açıklamak
Fe arıd anhum : artık, uzak dur, onlardan, öyle hallerde olanlardan
ve tevekkel alâ allâhi : varlığın sahibini bilip teslim olmak, Allah’a
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, Allah,
vekil : vekil, yetkili olan, koruyan, sorumlu,

 

81- Senin yanında, inandık kabul ettik derler, senin yanından ayrıldıktan sonra onlardan bir kısmı, senin söylediğin o hakikatlerden başkası olan kendi bildiklerine dönerler ve onlar vücudlarında yazılı olan Allah’ın hakikatlerini anlayamazlar. Artık o hallerde olanlardan uzak dur ve varlığın sahibinin Allah olduğunu bilip teslim ol ve koruyucu olarak Allah’ın kâfi olduğunu bil.

-82-

أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا

E fe lâ yetedebberûnel kuran ve lev kâne min indi gayrillâhi le vecedû fîhi ihtilâfen kesîrâ

e fe lâ yetedebberûne : hala, yok, anlamak için gayret göstermek, incelemek
el kurane : Kuran, kâinat kitabı, okunan şey,
ve lev kane min indi : eğer, olsa, katında, yanında,
Gayri Allah : gayrı, başka, Allah
le vecedû : elbette, bulmak,
fihi ihtilaf kesir : onda, ihtilaf, ayrılık, tutarsızlık, çok,

 

82- Hâlâ kâinat kitabını anlamak için gayret göstermezler mi? Eğer onda Allah’ın hakikatlerinden başka şeyler olsa, elbette onda çok tutarsızlıklar olurdu.

-83-

وَإِذَا جَاءهُمْ أَمْرٌ مِّنَ الأَمْنِ أَوِ الْخَوْفِ أَذَاعُواْ بِهِ وَلَوْ رَدُّوهُ إِلَى الرَّسُولِ وَإِلَى أُوْلِي الأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لاَتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ إِلاَّ قَلِيلاً

Ve izâ câehum emrun minel emni evil havfi ezâû bihî ve lev reddûhu ilâr resûli ve ilâ ulil emri minhum le alimehullezîne yestenbitûnehu minhum ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu lettebatumuş şeytâne illâ kalîlâ

ve izâ câe-hum : onlara geldiğinde, sunulduğunda,
emr : iş, hüküm,
Min el emni : eminlik, güvenlik, huzur, doğruluk
Ev el havfi : veya, korku, çekinme,
ezau bihi : sıkıntı, fena, yayıldığında, eziyet, onda
Ve lev reddû-hu : eğer, ise, olsa, red, uzak,
ila el resul : resul, hakikati gösteren,
Ve ila uli el emri minhum : yüce, iş, hüküm, kâmil insanlar, onlardan
Le alime hu ellezine : elbette, bilmek, o, onlar, o kimseler,
yestenbitûne-hu minhum : iç yüzünü, gerçeğini araştırırlar, onun, onlardan
ve lev lâ fadlu : eğer olmasaydı, lütuf, fazilet,
Allah aleykum : Allah, üzerinizde, kendinizde,
ve rahmetu-hu : onun rahmeti, faydası,
Le ittebatum : elbette, tabi oldunuz, uydunuz,
el şeytan : şeytani haller, kötülük halleri,
İlla kalilen : sadace, hariç, biraz, pek az

 

83- Onlara; huzur bulmaları ya da fenalardan sakınmaları için hükümler sunulduğunda, eğer onlar resulün anlattığı hakikatleri reddetmeselerdi ve onlar kâmil insanlara sorsalardı, elbette o bilen kimseler gibi onlarda hakikatleri araştırıp bilenlerden olurlardı. Eğer sizler üzerinizdeki Allah’ın lütuflarını ve rahmetini anlamasaydınız, elbette pek azınız hariç şeytani hallere tâbi olurdunuz.

-84-

فَقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ تُكَلَّفُ إِلاَّ نَفْسَكَ وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللّهُ أَشَدُّ بَأْسًا وَأَشَدُّ تَنكِيلاً

Fe kâtil fî sebîlillâh lâ tukellefu illâ nefseke ve harrıdıl muminîn asallâhu en yekuffe besellezîne keferû vallâhu eşeddu besen ve eşeddu tenkîlâ

Fe katil : artık, öyleyse, savaş, gayret, mücadele,
fi sebil allah : yol, Allah, Allah yolunda hakikatleri anlatmak,
lâ tukellefu : yok, mükellef, sorumluluk
illa nefs ke : ancak, nefsinden, kendinden
ve harrıdı el muminin : teşvik et, gayretli, müminler, emin olanlar
Asâ Allah : umulur ki, Allah,
en yekuff : olmak, yapmak, durmak, anlayış, yüceliğe çekilmek
Bese : güç, sıkıntı, azap veren haller,
ellezine keferû : hakikatleri görmemezlikten gelen, örten
ve Allâh eşeddu : Allah, şiddetli, daha fazla, güç, kuvvet,
besen : sıkıntı, azap,
ve eşeddu tenkilen : daha şiddetli, daha fazla, ağır ceza, uzaklaştırma

 

84- Artık Allah yolunda hakikatleri anlamak, anlatmak için mücadele edin. Sen kendini anlamaktaki sorumluluğunu yok etme. Müminler hakikatleri anlatmakta gayret içinde olsunlar. Umulur ki hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler; o azap veren hallerinden, Allah’ı anlayıp vazgeçerler ve Allah yolunda daha fazla sıkıntılarda kalmazlar ve azap veren o hallerinden uzaklaşırlar.

-85-

مَّن يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُن لَّهُ نَصِيبٌ مِّنْهَا وَمَن يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُن لَّهُ كِفْلٌ مِّنْهَا وَكَانَ اللّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ مُّقِيتًا

Men yeşfa şefâaten haseneten yekun lehû nasîbun minhâ ve men yeşfa şefâaten seyyieten yekun lehu kiflun minhâ ve kânallâhu alâ kulli şeyin mukîtâ

Men yeşfa şefaat : kim, şefaat, ulaştıran, birliğe götüren, iyilik
hasenet : iyilik, iyi güzel haller,
yekun lehu nasib minha : olur, onun, pay, hisse, verilen, ondan
ve men yeşfa şefaat : kim, kimse, şefaat, götürme, ulaştırma,
seyyiet : kötülük, fena
Yekun lehu kiflun minha : olur, onun, sağlamak, yapmak, sıkıntı bulmak, ondan
ve kâne Allah : oldu, Allah
Ala kulli şeyin : bütün her şey,
mukiten : mukayyet, sarıp kuşatan, muhafaza,

 

85- Şefaat edenin şefaatini anlamak isteyenlere, kim iyi hallerle yardım ederse, o da o yolda fayda bulur ve kim kötü hallerle, şefaat edenin şefaatini anlamak isteyenlere engel olursa, o da o yolda yaptıklarından dolayı sıkıntılar bulur. Allah bütün her şeyi sarıp kuşatandır.

-86-

وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا

Ve izâ huyyîtum bi tahıyyetin fe hayyû bi ahsene minhâ ev ruddûhâ innallâhe kâne alâ kulli şeyin hasîbâ

ve iza huyyitum bi tahıyyet : olduğu zaman, selam, karşılama, halka bakış
Fe hayyû bi Ahsen minha : artık, selam verin, güzel, iyilikle, ondan
Ev ruddû-hâ : ya da, ret, cevap, döndürme, iade, aynı ile
İnne Allah : muhakkak, Allah,
Kane ala kulli şey : oldu, bütün her şey,
hasib : alıp veren, hesap, değer, en ince ayrıntıların sahibi

 

86- Bir selam ile karşılandığınızda, siz de ona daha güzel karşılık verin ya da onun aynı ile cevap verin. Muhakkak ki Allah, tüm değerlerdeki en ince ayrıntıların sahibidir.

-87-

اللّهُ لا إِلَهَ إِلاَّ هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ حَدِيثًا

Allâhu lâ ilâhe illâ huve le yecmeannekum ilâ yevmil kıyâmeti lâ raybe fîhi ve men asdeku min allâhi hadîsâ

Allah la ilahe illa huve : Allah, yok, ilah, ancak, sadece, o
le yecmeanne-kum : elbette, birlik, toplanma, bütünlük, siz
İla yevmi el kıyameti : diriliş günü, ölüm vakti, hakikatlerin ortaya çıktığı gün
La raybe fihi : yok, şüphe, şek, onda, onun içinde
ve men asdeku : kim, samimi, sadık olan, sadakatla bağlı olan,
min Allâh hadisen : Allah’tan, söz, olay, ortaya çıkış

 

87- Allah odur ki; O’ndan başka bir güç yoktur. Sizleri birlik içinde tutan elbette O’dur. Ölüm vaktiniz elbette gelecektir, ondan şüphe yoktur. Kim hakikatlere içten sadakatle bağlı olursa, ortaya çıkışın Allah’tan olduğunu anlar.

-88-

فَمَا لَكُمْ فِي الْمُنَافِقِينَ فِئَتَيْنِ وَاللّهُ أَرْكَسَهُم بِمَا كَسَبُواْ أَتُرِيدُونَ أَن تَهْدُواْ مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

Fe mâ lekum fil munâfikîne fieteyni vallâhu erkesehum bi mâ kesebû e turîdûne en tehdû men edalla allâh ve men yudlilillâhu fe len tecide lehu sebîlâ

Fe ma lekum : öyleyse, artık, değil, ne, şey, size
Fi el munafikine : içinde, hakkında, münafıklık, ikiyüzlü,
fieteyni : topluluk, fırkalar, bölünmek
Ve Allah erkese-hum : Allah, tersine çevirmek, anlamadılar, uzaklaşma, onlar
bi ma kesebu : sebebiyle, yaptıkları, edindikleri
E turidune en tehtu : yol bulmayı istermisiniz, yol gösteren,
Men edalle Allâh : kim, dalalet, hakikatlerden sapan, Allah
ve men yudlil Allah : kim, dalalet, kendi cehaletine sapan, Allah
Fe len tecide lehu : artık, sonra, asla bulamazsın, ona,
sebil : yol, hakk yolu, hakikatlerin yolu

 

88- Sizler fırkalara ayrıldığınız müddetçe, münafıklık içine düşmekten kurtulamazsınız ve o halde olanlar edindikleri şeyler sebebiyle, Allah’ı anlamaktan uzaklaşırlar. Allah’ın hakikatlerini bırakıp, kendi cehaletine sapan kimse O’na yol bulmayı ister mi? Kim Allah’ın hakikatlerini bırakır kendi cehalet anlayışına saparsa, artık o hakikatlere yol bulamaz.

-89-

وَدُّواْ لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُواْ فَتَكُونُونَ سَوَاء فَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ أَوْلِيَاء حَتَّىَ يُهَاجِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَإِن تَوَلَّوْاْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدتَّمُوهُمْ وَلاَ تَتَّخِذُواْ مِنْهُمْ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا

Veddû lev tekfurûne kemâ keferû fe tekûnûne sevâen fe lâ tettehızû minhum evliyâe hattâ yuhâcirû fî sebîlillâh fe in tevellev fe huzûhum vaktulûhum haysu vecedtumûhum ve lâ tettehızû minhum veliyyen ve lâ nasîrâ

Veddû lev tekfurune : istediler, vaad, eğer, ise, olsa, hakikatleri örten
Kemâ kefer : gibi, hakikatleri örten
Fe tekûnûne sevaen : böylece, artık, siz olursunuz, eşit, bir olan, aynı olan
Ve la tettehızû minhum : yok, edinmeyin, sarılmayın, onlardan
evliyâe : veliler, dostlar
Hatta yuhacir : hicret, yolculuk, yola gelmek, yoluna gelinceye kadar
fi sebil allah : yol, Allah, Allah’ın yoluna
Fe in tevellev : artık, dönerler, yüz çevirirler, kendi cehaletine dönmek
Fe huzû-hum : artık, almak, dikkat çekmek, tutun, ihtar, uyarmak, onlar
ve uktulû-hum : yazık etme, mahv etme, öldürmek, kayıp, onlar
Haysu vecedtumû-hum : nerede, hangi, itibaren, bulmak, onları
Ve la tettehızû minhum : yok, edinmeyin, sarılmayın, onlardan
veliyyen : veli, dost
ve lâ nasiran : yok, olmaz, yardımcı

 

89- Hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler; sizin de hakikatleri görmeyip örtmenizi, kendileri gibi aynı hallerde olmanızı isterler. O hallerde olanları, onlar Allah’ın yoluna gelinceye kadar dost edinmeyin. Artık onlar yine kendi cehaletlerine dönerlerse, artık onları uyarın ve o hallerde olduğu müddetçe onların kendilerine yazık ettiğini ve onların bir dostu olamayacağını ve yardımcıları da olamayacağını anlatın.

-90-

إِلاَّ الَّذِينَ يَصِلُونَ إِلَىَ قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ أَوْ جَآؤُوكُمْ حَصِرَتْ صُدُورُهُمْ أَن يُقَاتِلُوكُمْ أَوْ يُقَاتِلُواْ قَوْمَهُمْ وَلَوْ شَاء اللّهُ لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ فَلَقَاتَلُوكُمْ فَإِنِ اعْتَزَلُوكُمْ فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَأَلْقَوْاْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ فَمَا جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلاً

İllâllezîne yasılûne ilâ kavmin beynekum ve beynehum mîsâkun ev câûkum hasırat sudûruhum en yukâtilûkum ev yukâtilû kavmehum ve lev şâallâhu le selletahum aleykum fe le kâtelûkum, fe inı’tezelûkum fe lem yukâtilûkum ve elkav ileykumus seleme fe mâ cealallâhu lekum aleyhim sebîlâ

İllâ ellezine yasılune : ancak, sadece, o kimseler, yönelme, sığınma, gelme
İla kavmin : kavim, topluluk, kimseler
Beynekum ve beyne hum : sizin aranızda ve onlar arasında
misâkun : misak, söz verme, antlaşma,
Ev câû-kum : ya da, size geldiler
Hasırat : çevrilmiş, kuşatılmış, daralmış olarak,
sudur hum : gönülleri, onlar
En yukâtilû-kum : olmak, yazık etme, öldürme, savaş, mücadele, siz
Ev yukatilu : veya, yazık etme, savaş, mücadele,
kavme-hum : kavim, kimse, topluluk, onlar
ve lev şae Allah : eğer, şayet, ise, istek, Allah
le selleta-hum aleykum : musallat, sıkıntı veren, fena haller, onlar, kendilerinde
Fe le katelû-kum : artık, o zaman, elbette, öldürme, kavga, yazık etme, siz
Fe in ıtezelû-kum : o halde, artık, sizden uzak durdular
Fe lem yukâtilû-kum : artık, değil, yazık, mahv etme, mücadele, siz
ve elkav ileykum : ilka ettiler, koymak, bırakmak, size,
el selam : barış, huzur
Fe mâ ceale : artık, değil, yapmadı, kılmadı, anlayamadı,
Allah lekum : Allah, size
Aleyhim sebil : kendilerinde, yol, hakikatlerin yolu, tecelliler,

 

90- Ancak sözlerine riayet edenler, sizlerin aranızda ve onların aralarında hakikatlere yönelenler ya da gönüllerinde bir arayış haliyle size gelenler başka. Siz hakikatlerin yolunda mücadele edin ve onların anlaması için de mücadele edin ve eğer Allah’ı anlamak isterlerse, kendilerindeki o fena halleri bıraksınlar. Bundan sonra sizinle bir kavga haline gelirlerse, eğer sizin sunduğunuz hakikatlerden uzak dururlarsa, bundan böyle siz onların hakikatleri anlaması için mücadele etmeyin. Sizin, barış ve huzur üzere olan o mücadelenizi bırakırlarsa, artık sizin Allah yolundaki mücadelenizi ve kendilerindeki tecellileri anlayamazlar.

-91-

سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَن يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُواْ قَوْمَهُمْ كُلَّ مَا رُدُّوَاْ إِلَى الْفِتْنِةِ أُرْكِسُواْ فِيِهَا فَإِن لَّمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُواْ إِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوَاْ أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثِقِفْتُمُوهُمْ وَأُوْلَئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا

Se tecidûne âharîne yurîdûne en yemenûkum ve yemenû kavmehum kullemâ ruddû ilâl fitneti urkisû fîhâ fe in lem yatezilûkum ve yulkû ileykumus seleme ve yekuffû eydiyehum fe huzûhum vaktulûhum haysu sekıftumûhum ve ulâikum cealnâ lekum aleyhim sultânen mubînâ

se tecidûn : siz bulacaksınız, raslayacaksınız, olacaktır,
aharin yuridun : başka, diğer, istiyorlar, isteyen, arzu eden,
En yemenû-kum : sizden emin olmayı, güvenmek,
ve yemenû kavme hum : emin olmak, güven, kavim, kimseler, onlar,
Kullemâ ruddu : her zaman, ret etmek, dönmek, uzak durmak,
ila fitnet : ikilik, kargaşa, fitne
Urkisû fiha : geri dönme, anlamama, uzaklaşma, ona, fenalardan
Fe in lem yatezılu kum : artık, eğer, değil, olmaz, uzak durmak, siz
ve yulku ileykum : ilka ettiler, koymak, bırakmak,
el selam : size, barış, huzur
Ve yekuffu eydiye-hum : çekerler, güçleri, onların elleri,
Fe huzû-hum : artık, onları almak, çekmek, tutun, uyarın
ve uktulû-hum : yazık etme, mahv etme, öldürmek, kayıp, onlar
haysu sekıftumû-hum : yerde, nerede, bulmak, çekmek, almak, onlar
ve ulaikum : işte siz,
cealna lekum : sunduk, yaptık, kıldık, verdik, düzenimiz, size
aleyhim sultan mubin : üzerlerinde, delil, güç, üstünlük, yetkili olan, apaçık

 

91- Sizden emin olmayı isteyen başka kimseler de olacaktır. Hakikatlerden emin olmak isteyenler; her zaman fitneliklerden uzak dursunlar, o fena hallerden uzaklaşsınlar. Artık onlar sizin sunduğunuz hakikatlerden uzak durup, o fena hallerden uzak durmazlarsa ve sizin barış ve huzur üzere olan halinizi bırakırlarsa, artık onlar kendilerindeki gücü anlamaktan uzaklaşırlar. Artık onları uyarın ve onlar o hallerde olduğu müddetçe, onların kendilerine yazık ettiğini anlatın. İşte siz; düzenimizi, onların üzerlerindeki apaçık delillerle onlara anlatın.

-92-

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَن يَقْتُلَ مُؤْمِنًا إِلاَّ خَطَئًا وَمَن قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَئًا فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلاَّ أَن يَصَّدَّقُواْ فَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ عَدُوٍّ لَّكُمْ وَهُوَ مْؤْمِنٌ فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةٍ وَإِن كَانَ مِن قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ مِّيثَاقٌ فَدِيَةٌ مُّسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ وَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُّؤْمِنَةً فَمَن لَّمْ يَجِدْ فَصِيَامُ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ تَوْبَةً مِّنَ اللّهِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

Ve mâ kâne li muminin en yaktule muminen illâ hataâ ve men katele muminen hataen fe tahrîru rakabetin muminetin ve diyetun musellemetun ilâ ehlihî illâ en yessaddakû fe in kâne min kavmin aduvvin lekum ve huve muminin fe tahrîru rakabetin mumineh Ve in kâne min kavmin beynekum ve beynehum mîsâkun fe diyetun musellemetun ilâ ehlihî ve tahrîru rakabetin mumineh fe men lem yecid fe sıyâmu şehreyni mutetâbiayni tevbeten minallâh ve kânallâhu alîmen hakîmâ

en yaktule müminen : öldürmesi, savaş, kavga, mücadele, yok etme, mümin
İlla hataen : ancak, hata ile, yanılgı, yanlışlık, kasıtsız
ve men katel muminen : kim, öldürdü, mücadele etti, savaştı, mümin, emin olan
hataen : hata, yanlışlık, yanılgı, kasıtsız, doğru değil,
Fe tahriru rekabet : hür, yazma, serbestlik, arındırma, bağlılık, boyun, yön
muminetin : mümin, müminlik yolunda olan, emin olma yolunda
ve diyetun muselleme : diyet, değer, bedel, karşılık, teslim edilen,
İla ehli hi illa : onun ailesi, halkı, ona bilgili, hariç, ancak,
en yassaddakû : bağlılık, doğruluk, sadaka olarak bağışlama
Fe in kâne min kavmin : eğer, oldu ise, bir kavim, kimse
Aduvvin lekum : düşman, size
ve huve müminun : o, mümin olan, emin olan
Fe tahriru rakabetin : artık, hür, serbest, arınmak, bağlılık, boyun, yön
muminetin : mümin, emin olma yolunda olan,
Fe in kâne min kavmin : eğer, oldu ise, bir kavim, kimse
Beynekum ve beynehum : sizin aranızda ve onların arasında
mîsâkun : misak, kesin söz, andlaşma
fe diyetun musellemet : artık, diyet, bedel, değer, karşılık, teslim edilen,
İla ehli-hi : halkı, onun ailesi, ehli, bilgili, ona
ve tahrîru rekabet : hür, serbest, bağlılık, boyun yön
muminetin : müminlik yolunda olan,
fe men lem yecid : fakat kim, değil, bulmak, anlamak,
Fe sıyamu : artık, korunma, sakınma,
şehreyni : aylar, medeniyet, iç alem, şehir, kainat şehri,
mutetâbiayni : birbirini takip eden, ardarda, devamlı
Tevbeten min Allâh : tövbe, yanlıştan dönme, Allah’tan
ve kâne Allah alim : oldu, Allah, ilmin sahibi,
hakim : hâkim olan, tüm varlığa hâkim olan, hükümlerin sahibi

 

92- Bir müminin bir müminle mücadele etmesi doğru olmaz, ancak bir yanılgıyı düzeltmek için başka. Kim bir müminle yanılgıyı düzeltmek için mücadele ederse, artık o emin olma yolunda, yönünü hiç bir şeye bağlanmadan Hakk’a çevirsin ve tüm değerlerin sahibine teslim olsun. Sadece samimi bir halde inananlar hakikatlere ehil olurlar. Bundan sonra size ve o müminlere, bazı kimseler eğer düşmanlık içindeyse, artık onları emin olma yolunda serbest bırakın. Bundan sonra sizinle onların arasındaki anlaşmaya uyarlarsa; artık tüm değerlerin sahibine teslim olsunlar, sadece hakikatlere ehil olsunlar ve müminlik yolunda yönlerini hiç bir şeye bağlanmadan Hakk’a çevirsinler. Artık hakikatleri anlamada zorlanırlarsa; fenalardan sakınsınlar, devamlı bir şekilde kâinat şehrine baksınlar, Allah’a karşı düştükleri hataları anlayıp dönsünler. Muhakkak ki Allah ilmiyle tüm varlığa hâkim olandır.

-93-

وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا

Ve men yaktul muminen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ

ve men yaktul : kim, mücadele, savaş, kavga, öldürme,
muminen : mümin, emin olan
muteammiden : kasıtlı, taammüden, kasten, planlı
fe cezâu-hu : artık, ceza, karşılık, o
Cehennemu : cehennem, cehaletin cehennemi, yakıcı haller
halidan fiha : devamlı, orada, o hallerde
ve gadıba Allah aleyhi : gadap, öfke, hiddet, Allah, ona, kendinde
ve leane-hu : Allah’ı idrak edemeyip rahmetten uzaklaşma, o
ve eadde lehu : vardır, hazırdır, kalır, ona,
azab azim : sıkıntı, azap, büyük

 

93- Kim kasıtlı olarak bir müminle kavga halinde olursa, artık onun bulacağı karşılık; devamlı kalacağı cehaletin cehennemidir. O, hiddet hallerinden dolayı, kendindeki Allah’ın hakikatlerini anlayamaz ve o, Allah’ı anlayamadığından dolayı, rahmetten uzaklaşır ve ona büyük sıkıntılar vardır.

-94-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ فَتَبَيَّنُواْ وَلاَ تَقُولُواْ لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلاَمَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذَلِكَ كُنتُم مِّن قَبْلُ فَمَنَّ اللّهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُواْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû izâ darabtum fî sebîlillâhi fe tebeyyenû ve lâ tekûlû li men elkâ ileykumus selâme leste muminâ tebtegûne aradal hayâtid dunyâ fe indallâhi megânimu kesîrah kezâlike kuntum min kablu fe mennallâhu aleykum fe tebeyyenû innallâhe kâne bimâ tamelûne habîrâ

ya eyyuha ellezine amenu : ey iman edenler,
İza darabtum : arayış, yolculuk, sefer, yolunda, arayış,
fi sebil Allah : o yolda, hakikatler için, Allah yolunda,
Fe tebeyyenû : artık, anlatma, bildirme, dikkatlice araştırın, belirtmek
Ve lâ tekûlû li men : yok, söylemeyin, demeyin, için, kimse
Elkâ ileykum el selam : ulaştırdı, atmak, size, selam, huzur barış,
Leste mumin : sen değilsin, mümin, inançlı,
tebtegu arad : gaye, çıkar, arayış, göstermek, bir arayışta olmak
el hayâti el dunya : dünya hayatı, yaşamınızda,
Fe inde Allah : artık, oysa, katında, ona ait, Allah,
Megânimu kesiratun : ganimetler, değerler, çok,
Kezalike kuntum min kabl : öyle, böyle, siz oldunuz, daha önce
Fe mene Allah aleykum : artık, nimet, Allah, üzerinizde
Fe tebeyyenû : artık, anlatma, bildirme, dikkatlice araştırın, belirtmek
İnne Allah kane : muhakkak, Allah, oldu
Bima tamelune : şeyler, yapıyorsunuz,
habir : bildiren, haber veren

 

94- Ey iman edenler! Allah yolunda hakikatleri arayışa çıktığınızda, artık ulaştığınız hakikatleri bildirin. Dünya hayatında bir arayış içinde olan, size selam veren kimseler için, sen müminlerden değilsin demeyin. Allah’a ait değerler sonsuzdur. İşte siz de daha önceden bilmiyorken, üzerinizde olan Allah’ın nimetlerini bilenlerden oldunuz. Bundan böyle ulaştığınız hakikatleri bildirin. Muhakkak ki Allah yaptığınız şeylerden hakikatleri bildirendir.

-95-

لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا

Lâ yestevîl kâıdûne minel muminîne gayru ulîd darari vel mucâhidûne fî sebîlillâhi bi emvâlihim ve enfusihim. Faddalallâhul mucâhidîne bi emvâlihim ve enfusihim alâl kâidîne derecet ve kullen vaadallâhul husnâ ve faddalallâhul mucâhidîne alâl kâıdîne ecran azîmâ

la yestevi el kaıdune : yok, eşit, bir olmak, aynı, oturan, bir şey yapmayan
min el muminîne : müminlerden, inanan
Gayru uli el darari : başka, dışında, sahip, sıkıntı, zarar, hasta
ve el mucahidune : mücadele eden, gayret eden,
Fî sebil Allah : yolunda, Allah
bi emvali-him : kendi malları ile
ve enfusi-him : nefsleri, canları, kendileri, öz varlığı,
Faddale Allah : lutüf, üstün, faziletli, Allah
el mucâhidîne : mücadele eden, gayret eden,
bi emvâli-him : kendi malları ile
ve enfusi-him : ve nefsleri, canları
Alâ el kaidin dereceten : için, ancak, oturan, bir şey yapmayan, derece, kademe
ve kullen vaad Allah : hepsi, vaad, söz, söz verme, Allah
el husnâ : güzel olan, güzel iş, iyi olan
ve faddale allah : lütuf, üstün, faziletli, Allah
el mucâhidîne : mücadele eden, gayret eden,
Ala el kaıdine ecran azim : karşı, oturanlar, bir şey yapmayan, ecir, karşılık, büyük

 

95- Bir hastalığa, bir sıkıntıya sahip olanların dışında, inananlardan hiçbir şey yapmayan bir kimseyle, Allah yolunda malları ve canları ile hakikatleri anlamak, anlatmak için gayret gösteren bir olur mu? Malları ve canları ile hakikatleri anlamak, anlatmak için gayret gösterenler; hiçbir şey yapmayanlara karşı, Allah’ın lütuflarını anlamada dereceleri yüksektir.

Allah’ın güzellikleri hepsinde ortaya çıkar. Allah’ın lütuflarını anlamak, anlatmak için gayret gösterenler; hiçbir şey yapmayanlara karşı yüce karşılıklara ulaşırlar.

-96-

دَرَجَاتٍ مِّنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

Deracâtin minhu ve magfiraten ve rahmet ve kânallâhu gafûran rahîmâ

Deracâtin minhu : dereceler, makam, mertebe, kademe, artmak, ondan
ve mağfireten ve rahmet : mağfiret ve rahmet
ve kâne Allah gafur : oldu, Allah, mağfiret,
rahim : varlığı özünden var eden

 

96- Onlara, hakikatlerin mertebelerini ve mağfireti ve rahmeti anlama vardır. Muhakkak ki Allah mağfiret edendir, varlığı özünden var edendir.

-97-

إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ قَالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيرًا

İnnellezîne teveffâhumul melâiketu zâlimî enfusihim kâlû fîme kuntum. Kâlû kunnâ mustadafîne fîl ard kâlû e lem tekun ardullâhi vâsiaten fe tuhâcirû fîhâ fe ulâike mevâhum cehennem ve sâet masîrâ

inne ellezine : muhakkak ki o kimseler,
tevaffa hum : bağlılık, teslim, anlama, vefa, onlar
el melâiketu : güç, kuvve, her varlıktaki güç,
Zalimi enfus him : zulmedenler, zalim olan, nefsler, kendilerine,
Kâlû fime kuntum : dediler, nerede, siz oldunuz, idiniz,
Kalu kunna mustadafine : dediler, biz olduk, aciz, çaresiz, zayıf olanlar, muhtaç
fi el ardı : arzda, yeryüzünde
Kâlû e lem tekun : dediler, olmadı, değil mi?
Ardu Allah : arz, yeryüzü, her yerde, Allah,
vasiaten : geniş, sonsuz, şuurlu
Fe tuhâcirû fiha : artık, hicret, yer değiştiren, geçiş, taşınma, oraya
Fe ulâike meva hum : işte onlar, bulundukları yer, varacakları, onlar
cehennemu : cehaletin cehennemi, derin kuyu, yakıp yıkıcı haller,
ve sâet masiran : ne kötü, fena, varılan yer, gidilen, kalınan yer, hedef, yer

 

97- Allah’ın mağfiretini anlayanlar, her yeri saran O’nun gücüne teslim oldular ve vefâlı oldular. Nefslerine zulmedenlere ise: Siz neden bu halde oldunuz, denir. Biz yeryüzünde hakikatleri anlamada bir zayıflık, bir çaresizlik içinde olduk, derler. Onlara: Siz de her yerde Allah’ın hakikatlerini anlamada şuurlu hareket etseydiniz, sonra da o hakikatler için bir arayışta olsaydınız, denir. İşte o hallerde olanların bulundukları yer cehaletin cehennemidir ve ne kötü bir yerdir

-98-

إِلاَّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلاَ يَهْتَدُونَ سَبِيلاً

İllâl mustadafîne miner ricâli ven nisâi vel vildâni lâ yestatîûne hîleten ve lâ yehtedûne sebîlâ

illâ el mustadafîne : ancak, hariç, aciz, çaresiz, zayıf, güçsüz,
min el ricali : erkekler, ileri gelen, ehil olan
ve el nisa : kadın, nefsini tanıma yolunda olan,
ve el vildâni : çocuklar, yeni doğmuş,
lâ yestatiune hileten : yok, güçsüz olan, hile, çaresiz, desise, oyun
ve lâ yehtedûne sebil : yok, yol bulamayan, rehber, ulaşamazlar,

 

98- Ancak, erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan bir çaresizlik içinde olanlar ve bir güçsüzlük içinde olanlar ve yol bulamayanlar başka.

-99-

فَأُوْلَئِكَ عَسَى اللّهُ أَن يَعْفُوَ عَنْهُمْ وَكَانَ اللّهُ عَفُوًّا غَفُورًا

Fe ulâike asâllâhu en yafuve anhum ve kânallâhu afuvven gafûrâ

Fe ulaike asa Allah : işte, onlar, umulur ki, Allah
en yafuve an hum : bağışlanmak, affetmesi, onlarda, kendilerinde,
ve kâne Allah afuv : oldu, Allah, af eden, bağışlayan,
gafur : bolluk, merhamet, mağfiret eden, temizleyen,

 

99- İşte umulur ki onlar, Allah’ın kendilerindeki bağışlayıcılığını anlarlar ve mağfiretiyle bağışlayıcı olanın Allah olduğunu bilirler.

-100-

وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلى اللّهِ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

Ve men yuhâcir fî sebîlillâhi yecid fîl ardı murâgamen kesîran veseah ve men yahruc min beytihî muhâciran ilâllâhi ve resûlihî summe yudrikhul mevtu fe kad vakaa ecruhu alâ allâh ve kânallâhu gafûran rahîmâ

ve men yuhacir : kim, hicret, göç, arayış, yola çıkmak
Fi sebîli allâh : yol, hakikatler, Allah yolu, Allah’ın hakikatleri için
Yecid fi el ard : bulur, ulaşır, yeryüzünde
Murâgame : o yer, ulaşmak, gidilecek yer, dileme, arzu,
kesir ve seate : ölçü, çok ve kapasite, hacim, genişlik,
ve men yahruc : kim, çıkar
min beyti-hi : evinden, kendi evinden, kendi vücud evinden
muhacir : arayışta olan, hicret eden, göç eden,
İla allâhi : ancak, Allah
ve resûli-hî : Resul, hakikati gösteren, o
Summe yudrik hu : ona, erişir, idrak eder,
el mevt : ölüm, nutfe, öz,
Fe kad vakaa : olmuştur, olay, olanlar, ortaya çıkanlar,
ecru-hu ala Allah : onun ecri, karşılığı, için, Allah
ve kâne Allah gafur : oldu, Allah, mağfiret, temiz olanı giyinmek
rahim : rahim olan, varlığı özünden var eden,

 

100- Kim, Allah’ın hakikatleri için bir arayış içinde olursa, o yeryüzünde kapasitesi ölçüsünde hakikatlere ulaşır. Kim, Allah’ı ve resulünü anlamak için, önce kendi vücut evinden arayışa başlarsa, o varlığın özünün geldiği o yeri idrak eder, böylece ortaya çıkan varlığı anlayan olur, aradığı hakikatlerin karşılığını Allah’ta bulur ve mağfiret edenin, varlığı özünden var edenin Allah olduğunu anlar.

-101-

وَإِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الأَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَقْصُرُواْ مِنَ الصَّلاَةِ إِنْ خِفْتُمْ أَن يَفْتِنَكُمُ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُواْ لَكُمْ عَدُوًّا مُّبِينًا

Ve izâ darabtum fîl ardı fe leyse aleykum cunâhun en taksurû mines salâti in hıftum en yeftinekumullezîne keferû innel kâfirîne kânû lekum aduvven mubînâ

İza darabtum : arayış, yolculuk, sefer, vurgu, hakikatleri arayış,
fi el ard : yeryüzünde, toprak, beden,
Fe leyse aleykum cunah : yoktur, değildir, üzerinizde, sıkıntı, vebal,
en taksurû : kısaltmak, eksik yapmak, ulaşamamak, kusur, hata
min el salat : salât, bağlılık, her an hakka bağlı olmak,
İn hiftum : eğer, korkmak, çekinmek, gizli,
en yeftine-kum : fitne, imtihan, kargaşa, siz
Ellezine keferu : hakikatleri görmemezlikten gelenler, örtenler
İnne el kafirine : muhakkak, hakikatleri örtenler, görmemezlikten gelen
Kanû lekum aduvv mubin : oldu, o fitne halleri, size, düşman, apaçık

 

101- Yeryüzünde açığa çıkan varlığın hakikatlerini anlama yolunda, hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerin sizi bir fitneye sürükleyeceğinden eğer korkarsanız, o an Allah’a bağlılık duygusunun dalgalanması olduğunda size bir vebal yoktur. Muhakkak ki hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerin o fitne halleri sizin apaçık düşmanınızdır.

-102-

وَإِذَا كُنتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِّنْهُم مَّعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُواْ فَلْيَكُونُواْ مِن وَرَآئِكُمْ وَلْتَأْتِ طَآئِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّواْ فَلْيُصَلُّواْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُواْ حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً وَلاَ جُنَاحَ عَلَيْكُمْ إِن كَانَ بِكُمْ أَذًى مِّن مَّطَرٍ أَوْ كُنتُم مَّرْضَى أَن تَضَعُواْ أَسْلِحَتَكُمْ وَخُذُواْ حِذْرَكُمْ إِنَّ اللّهَ أَعَدَّ لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

Ve izâ kunte fîhim fe ekamte lehumus salâte fel tekum tâifetun minhum meake vel yehuzû eslihatehum fe izâ secedû fel yekûnû min varâikum vel teti tâifetun uhrâ lem yusallû fel yusallû meake vel yehuzû hızrahum ve eslihatehum veddellezîne keferû lev tagfulûne an eslihatikum ve emtiatikum fe yemîlûne aleykum meyleten vâhıdet ve lâ cunâha aleykum in kâne bikum ezen min matarin ev kuntum mardâ en tedaû eslihatekum ve huzû hızrakum innallâhe eadde lil kâfirîne azâben muhînâ

ve iza kunte fihim : olduğu zaman, sen oldun, onların içinde, arasında
Fe ekamte lehum : artık, yerine koyma, dirilik, ikame, onlara,
el salat : salât, bağlılık şuuru, her an hakka bağlı olma durumu,
fe li tekum taifetun : artık, için, yapmak, olmak, taife, grup, kısım,
Minhum mea-ke : onlardan, seninle beraber, birlikte
ve li yehuzû : için, almak, edinmek, sarılmak,
eslihate hum : Salih, iyi olmak, silah, onlar
Fe izâ secedû : artık, sonra, olduğunda, teslim olma
fe li yekunu : böylece olsunlar,
min varai kum : arkası, geçmişi, takip eden, siz
ve li teti taifet : gelmek, anlamak, taife, grup,
Uhra lem yusallû : başka, diğer, değil, yönelme, dua,
fe li yusallû mea ke : böylece, için, dua, yönelme, beraber, birlikte
ve li yehuzû hızra hum : yapmak, edinmek, sarılmak, alsınlar, tetbir, onlar
ve eslihate-hum : en Salih, iyi olan, silah, onlar, kendi
Vedde ellezine keferu : gibi, temenni, istedi, hakikatleri görmemezlikten gelen
Lev tagfulûne : eğer, gafil, gaflet, bilememezlik, dikkatsiz
an eslihati-kum : en Salih, iyi olan, silah, siz
ve emtiati-kum : emtianız, mallar, değerler, siz
fe yemîlûne : böylece, hamle, yönelme, meyil, eğilim, yatkın
Aleykum meylet : sizin üzerinize, size, meyil, yönelme,
vahidet : tek olan, bir
ve lâ cunaha aleykum : yoktur, vebal, sıkıntı, üzerinize, size
İn kane bikum ezen : eğer, ise, oldu, size, eza, eziyet, sıkıntı
min matarin : rahmet, yağmurdan,
Ev kuntum : veya, oldunuz,
marda en tedau : hasta, müşkül, koymak, bırakmak,
eslihate-kum : en Salih, iyi olan, iyi çalışmalar, silah, siz
Ve huzu hızra-kum : alın, edinin, sarılmak, korunma, tedbirleriniz
İnne Allah eadde : muhakkak, Allah, vardır, hazırdır,
Li el kafirin : hakikatleri görmemezlikten gelenler için
Azaben muhin : acı sıkıntılar, hakir bırakan sıkıntılar,

 

102- Sen onlarla birlikte olduğunda, her an Hakk’a bağlılık hakikatini onlara anlat. Onlardan seninle birlikte olmak isteyenler, Salih kimselerden olmaları için artık Hakk’a teslim olsunlar. Sonra sizi takip edenler de böyle olsunlar. Böylece hakikatleri anlamak için başka şeylere yönelmesinler. Seninle birlikte Hakk’a yönelsinler ve onlar dikkatli davransınlar ve onlar hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler gibi değil, Salih kimselerden olsunlar. Eğer onlar gaflete düşerlerse, sizden Salih kimselerden ve sizin sunduğunuz değerlerden yararlansınlar. Böylece birliğe yönelip sizinle birlikte hakikatlere eğilsinler. Eğer bu rahmet yolunda sıkıntılarda kalırsanız ve siz hastalığınızdan dolayı iyi çalışmalarda olamazsanız, size bir vebal yoktur. Sizler her zaman dikkatli olun, hakikatlere sarılın. Muhakkak ki hakikatleri görmemezlikten gelip, Allah’ı anlayamayanlar için hakir bırakan sıkıntılar vardır.

-103-

فَإِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلاَةَ فَاذْكُرُواْ اللّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَى جُنُوبِكُمْ فَإِذَا اطْمَأْنَنتُمْ فَأَقِيمُواْ الصَّلاَةَ إِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَّوْقُوتًا

Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum fe iza itmanentum fe ekîmus salât innes salâte kânet alâl muminîne kitâben mevkûtâ

Fe iza kadaytum : böylece, olduğunda, tamamlama, yerine getirme, kada
el salâte : salât, bağlılık şuuru, heran hakka bağlı olmak,
fe uzkurû Allah : artık, zikredin, anın, hatırlayın, Allah,
kıyamen : ayakta, diri olan, varlığı diri tutan
ve kuûden : otururken,
ve alâ cunûbi-kum : üzerinde, için, yan, taraf, her taraf, siz
Fe iza itmanentum : artık, olduğunda, tatmin, emin olmak, gönül rahatlığı
fe ekîmu el salat : her an salât üzere olun, her an hakka bağlı olmak,
İnne el salâte : muhakkak, bağlılık, her an hakka bağlılık üzere olmak
kanet : olur, olan, oldu,
alâ el muminîne : üzere, müminler,
Kitâben : kitab, hakikatlerin sözleri, ilahi sözler, varlık kitabı
mevkuten : devamlı, kesintisiz, muayyen, belirli, hakikatleri belli,

 

103- Böylece her an Hakk’a bağlı olmanın şuurunu ulaştığınızda, artık ayakta olsanız da ve otursanız da ve siz her nerede olursanız olun Allah’ı anın. Böylece siz gönül rahatlığı içinde olun, her an Hakk’a bağlılık şuuruyla hareket edin. Muhakkak ki müminler, her an Hakk’a bağlılık şuuruyla hareket ederler, devamlı hakikatlerin sözleri üzere hareket ederler.

-104-

وَلاَ تَهِنُواْ فِي ابْتِغَاء الْقَوْمِ إِن تَكُونُواْ تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّهِ مَا لاَ يَرْجُونَ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

Ve lâ tehinû fîbtigâil kavm in tekûnû telemûne fe innehum yelemûne kemâ telemûn ve tercûne minallâhi mâ lâ yercûn ve kânallâhu alîmen hakîmâ

Ve la tehinu : yok, gevşeklik, tembellik, ilgisiz, duyarsız
fî ibtigâi el kavmi : arama konusunda, aramakta, kavim, kimseler
İn tekûnû telemun : eğer, siz oluyorsunuz, acı, elem, sıkıntı, keder
Fe inne-hum yelemun : sonra, artık, muhakkak ki onlar, elem, acı,
Kema telemûne : gibi, elem, acı, sıkıntı
ve tercûne min allah : ummak, ümit, ümit ediyorsunuz, Allahtan
Ma lâ yercûne : değil, şey, ne, yok, ümit etmiyorlar
ve kâne Allah alim : oldu, Allah, ilmin sahibi,
hakim : hâkim olan,

 

104- Hakikatleri aramada ilgisiz kimselerden olmayın. Sıkıntılara düşseniz de hakikatleri arayın. Sıkıntılarından dolayı ilgisiz olanlar gibi olmayın. Ümit etmeyenler gibi olmayın. Allah’tan ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah ilmiyle tüm varlığa hâkim olandır

-105-

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ وَلاَ تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا

İnnâ enzelnâ ileykel kitâbe bil hakkı li tahkume beynen nâsi bimâ erâkallâh ve lâ tekun lil hâinîne hasîmâ

İnnâ enzelna ileyke : muhakkak, sunduk, verdik, bildirdil, sana,
kitabe : hakikatlerin sözlerini, kitap, varlık kitabı,
bi el hakkı : hakk ile, dosdoğru olarak, hakikatleri ile,
li tahkume : hükmet, hâkim, hakikate vakıf olan, adalet üzere ol,
beyne el nas : insanlar arasında
bi-mâ eraka Allah : o şekilde, gösterdiği, anlattı, Allah
Ve lâ tekun li el hainin : sen olma, içinde taşıma, hain, ihanet eden
hasimen : taraftar, düşmanlık eden, hasım olan,

 

105- Muhakkak ki Biz sana, tüm hakikatleriyle her varlığı bir kitap olarak sunduk. Allah’ın gösterdiği şekilde, insanlar arasında adalet üzere hakikatleri sun ve sen sakın içinde bir hainlik, düşmanlık taşıma.

-106-

وَاسْتَغْفِرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Vestagfirillâh innallâhe kâne gafûran rahîmâ

ve istagfiri Allah : istiğfar et, mağfiret dile, Allah
İnne Allâh kane gafur : muhakkak, Allah, oldu, mağfiret,
rahim : rahim olan, varlığın özünden var eden,

 

106- Allah’ın mağfiretini anla. Muhakkak ki Allah mağfiret edendir, varlığı özünden var edendir.

-107-

وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ أَنفُسَهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبُّ مَن كَانَ خَوَّانًا أَثِيمًا

Ve lâ tucâdil anillezîne yahtânûne enfusehum innallâhe lâ yuhıbbu men kâne havvânen esîmâ

ve lâ tucâdil an ellezine : yok, mücadele, tartışmak, kavga, o kimseler
Yahtanun : ihanette, hatalarda,
enfuse-hum : nefslerine, kendilerine
İnne Allah la yuhıbbu : muhakkak, Allah, yok, sevgi,
Men kane hevane : kim, oldu, hevasında, zannı,
esimem : ihanet, fena, günah, kötü

 

107- Nefslerini anlamayıp hatalar içinde olan kimselerle tartışmaya girme. Muhakkak ki kötülüklerde, kendi hevasında olan kimselerde Allah sevgisi yoktur.

-108-

يَسْتَخْفُونَ مِنَ النَّاسِ وَلاَ يَسْتَخْفُونَ مِنَ اللّهِ وَهُوَ مَعَهُمْ إِذْ يُبَيِّتُونَ مَا لاَ يَرْضَى مِنَ الْقَوْلِ وَكَانَ اللّهُ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطًا

Yestahfûne minen nâsi ve lâ yestahfûne minallâhi ve huve meahum iz yubeyyitûne mâ lâ yardâ minel kavl ve kânallâhu bi mâ ya’melûne muhîtâ

Yestahfûne min el nas : gizli olan, insanlara
Ve lâ yestahfûne min allah : yok, gizli olan, Allahtan
Ve huve mea-hum : o, onlarla beraber, birlikte,
İz yubeyyitûne : olduğunda, evleri, düzen,
Ma lâ yardâ : şey, ne, değil, yok, razı olmaz,
min el kavl : sözler, hakikatlerin sözleri, tecelliler,
ve kâne Allah : oldu, Allah
Bima yamelûn : şeyler, yapılan, amel, iş, işleyiş,
muhitan : ortaya çıkan, kuşatan, saran, ihata eden,

 

108- İnsanlara gizli olan şeyler vardır. Allah’a gizli olan hiçbir şey yoktur ve O onların vücud evlerinde onlarla beraberdir. Hakikatlerin sözlerinden başka sözlerden razı olmaz ve Allah bütün işleyişi tecellileriyle ihata edendir.

-109-

هَاأَنتُمْ هَؤُلاء جَادَلْتُمْ عَنْهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فَمَن يُجَادِلُ اللّهَ عَنْهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَم مَّن يَكُونُ عَلَيْهِمْ وَكِيلاً

Hâ entum hâulâi câdeltum anhum fîl hayâtid dunyâ fe men yucâdilullâhe anhum yevmel kıyâmeti em men yekûnu aleyhim vekîlâ

Hâ entum haulai : işte, artık siz, bunlar, böyle,
câdeltum anhum : tartışmak, kavga, savaş, mücadele, siz, onlar
fî el hayâti el dünya : dünya hayatında, yaşamlarında,
Fe men yucâdilu Allah : artık, kim, kimse, mücadele, kavga, tartışma, Allah
yevme el kıyameti : heran diri olan, hakikatlerin ortaya çıktığı gün, ölüm vakti
Em men yekun : yoksa, veya, ya da, kim, olur, olacak,
Aleyhim : onlara, kendilerinde,
vekil : vekil, yetkili olan, koruyan, Rab, tanık,

 

109- Artık sizler dünya hayatını savaş haline getirenlerden olmayın. Artık ölünceye kadar Allah’ın hakikatleri için mücadele eden kimselerden olun, ya da o hakikatleri koruyan kimselerden olun.

-110-

وَمَن يَعْمَلْ سُوءًا أَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّهَ يَجِدِ اللّهَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Ve men yamel sûen ev yazlim nefsehu summe yestagfirillâhe yecidillâhe gafûran rahîmâ

ve men yamel suen : kim, kimse, yapar, kötülük, kötü ameller
Ev yazlim nefs hu : ya da, zulmettiğini anlar, hata, nefsine, kendine
Summe yestagfiri Allah : sonra, istiğfar, mağfiret, Allah
Yecidi Allah gafur : bulur, anlar, Allah, mağfiret eden,
rahim : rahim olan, özünden var eden,

 

110- Kim kötü amellerde olup, kendine zulmettiğini anlar, sonra da Allah’tan mağfiret isterse, istediğini rahim olan, mağfiret eden Allah’ta bulur.

-111-

وَمَن يَكْسِبْ إِثْمًا فَإِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلَى نَفْسِهِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

Ve men yeksib ismen fe innemâ yeksibuhu alâ nefsihî ve kâne allâhu alîmen hakîmâ

ve men yeksib isme : kim, kazanır, edinir, olursa, fenalar, günah,
fe innemâ : artık, sadece, yalnızca,
yeksibu-hu : kazanır, edinir, yapmış olur, o,
ala nefsi hi : kendi nefsi için, kendine
ve kâne Allah alimen : oldu, Allah, ilmin sahibi, ilmiyle var eden,
hakim : hâkim olan, tüm varlığa hâkim olan

 

111- Kim fenalarda olursa, artık o yalnızca kendine fenalık yapmış olur. Muhakkak ki Allah ilmin sahibidir, tüm varlığa hâkim olandır.

-112-

وَمَن يَكْسِبْ خَطِيئَةً أَوْ إِثْمًا ثُمَّ يَرْمِ بِهِ بَرِيئًا فَقَدِ احْتَمَلَ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا

Ve men yeksib hatîeten ev ismen summe yermi bihî berîen fe kadihtemele buhtânen ve ismen mubînâ

ve men yeksip : kim, kazanır, edinir, çalışmak, yaparsa, olursa,
hatieten : hata, kusur, yanlış,
Ev ismen : veya, ya da, fena, günah, kötü olan,
Summe yermi bihi : sonra, atar, bırakır, onu,
berien : uzak olan, masum, suçsuz,
fe kad ihtemel : artık, oldu, yüklenme, direnmek
buhtan : iftira, yalan, gaflet,
ve ismen mubin : günah, suç, fena, kötülük, apaçık

 

112- Kim yanlışlar içinde ya da kötülüklerde olursa, sonra da onu bir masumluk olarak gösterirse, artık o yalanları yüklenmiş olur ve apaçık kötülüklerde kalır.

-113-

وَلَوْلاَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّت طَّآئِفَةٌ مُّنْهُمْ أَن يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلاُّ أَنفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِن شَيْءٍ وَأَنزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظِيمًا

Ve lev lâ fadlullâhi aleyke ve rahmetuhu le hemmet tâifetun minhum en yudıllûke ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yadurrûneke min şey ve enzelallâhu aleykel kitâbe vel hikmete ve allemeke mâ lem tekun talem ve kâne fadlullâhi aleyke azîmâ

ve lev lâ fadlu : eğer, olmasaydı, lütuf, nitelik, değer, fazilet,
Allah aleyke : Allah, senin üzerinde
ve rahmetu-hu : rahmet, o
Le hemmet : elbette, yeltenme, yüklenme, hamle,
taifet minhum : grup, taife, onlardan
En yudıllû-ke : seni saptırır, hakikatlerden uzaklaştırır
Ve mâ yudıllûne : saptıramazlar
İllâ enfus hum : ancak, başka, kendileri, nefsleri
Ve mâ yadarru ke min şey : değil, ne, şey, zarar, sıkıntı, sen, bir şey
ve enzele Allah aleyke : indirdi, sundu, Allah, sana, size, üzerine
el kitab : sana, kitab, hakikatler, varlık kitabı,
ve el hikmet : hikmet, şuur, tefekkür, incelikler,
ve alleme-ke : sana öğretti
Mâ lem tekum talem : şey, ne, değil, bilmiyor iken
ve kane fadlu allah : oldu, lütuf, nitelik, sıfatlar, Allah
Aleyke azimen : senin üzerine, yüce, karar, azamet,

 

113- Eğer sen; kendi üzerindeki Allah’ın tecellilerini ve rahmetini anlamamış olsaydın, elbette o hakikatleri anlayamayanlar seni dalalete sürüklerlerdi. Onlar ancak kendilerini dalalete ve sıkıntılardan başka bir şeye sürüklemezler. Allah sana her varlığı bir kitap olarak sundu ve onun içinde hikmetler sundu ve sen bir şey bilmiyorken sana öğretti. Senin üzerindeki o yüce lütuflar Allah’ındır.

-114-

لاَّ خَيْرَ فِي كَثِيرٍ مِّن نَّجْوَاهُمْ إِلاَّ مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ ابْتَغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

Lâ hayra fî kesîrin min necvâhum illâ men emera bi sadakatin ev marûfin ev ıslâhın beynen nâs ve men yef’al zâlikebtigâe mardâtillâhi fe sevfe nutîhi ecran azîmâ

lâ hayra : yok, iyilik, iyi olan, hayır, iyi haller,
fi kesirin : çoğunda, çokluk, ikilik içinde, suretler, kesret,
min necvâ-hum : fısıltı, gizli konuşma, dedikodu, onlar
İllâ men : ancak, başka, sadece, kim, kimse,
emr : iş, işleyiş, hüküm,
bi sadakat : sadakat, bağlılık, içtenlik, doğruluk,
Ev marûfin : ya da, irfan, bilmek, arif olmak,
Ev ıslah : ya da, ıslah, düzelme, iyileşme, iyi şeyler yapmak
beyne en nâsi : insanlar arasında
ve men yefal : kim, yapar, çalışır, işler,
Zâlike ibtigae : işte bu, istemek, arzu, maksat, gaye,
mardat allah : rıza, arzu, Allah
Fe sevfe nuti hi : artık, olacak, olur, vermek, sunduk, ona, o
ecr azim : karşılık, yüce, karar,

 

114- Dedikodu halinde olanlarda, ikilik içinde kalanlarda iyi haller yoktur. Ancak kim, içtenlikle hükümlere bağlı ve hakikatleri bilme arzusunda ve insanların arasında iyi şeyler yapma halindeyse ve kim bunları yaparsa, işte o Allah’ın rızasını gaye edinmiştir. Artık o, sunduğumuz yüce karşılıklar üzere olur.

-115-

وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا

Ve men yuşâkıkır resûle min badi mâ tebeyyene lehul hudâ ve yettebi gayra sebîlil muminîne nuvellıhî mâ tevellâ ve nuslihî cehennem ve sâet masîrâ

ve men yuşâkıkı : kim, ayrılık, karşı gelme,
el resul : hakikati gösteren, resül,
min badi : sonradan, sonra
Ma tebeyyene lehu : beyan etme, açıklama, ona,
el huda : yol gösterme, klavuz,
ve yettebi gayr sebil : tabi olur, uyar, yönelir, başka, yollar
el muminin : müminler,
nuvellı hi : biz, hakikatlerimiz, çevrilme, dönme, yönelmek, o
Ma tevellâ : şey, ne, değil, döndü, yöneldi,
ve nusli hi : biz, hakikatlerimiz, bulunur, yaslanır, o,
cehennem : cehaletin cehennemi, derin kuyu, yakıp yıkıcı olan
ve sâet masiran : ne kötü, yer, varılan yer, bulunulan yer, kötü hal

 

115- Kendine hakikatler açıklanıp Hakk’a yol gösterildikten sonra, kim Resulün sunduğu hakikatlere karşı çıkar ve başka yollara tâbi olursa, müminlerin yöneldiği hakikatlerimizden başka şeylere yönelirse, işte o hakikatlerimizi bırakıp kendi cehaletinin cehennemine yaslanır ve o ne kötü bir hâldir.

-116-

إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

İnnallâhe lâ yagfiru en yuşrake bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike li men yeşâu ve men yuşrik billâhi fe kad dalle dalâlen baîdâ

İnne Allah : muhakkak, Allah,
la yagfiru : yok, mağfiret,
en yuşrake bihi : ortak, şirk koşmak, ona
ve yagfiru ma dune : mağfiret eder, şey, değil, ne, başka,
Zâlike li men yeşau : işte bu, için, kim, kimse, istek, isterse
ve men yuşrik bi Allah : kim, ortak koşar, kendine varlık isnat eder, Allah
Fe kad dalle dallen : artık, oldu, sapan, dalalet, sapmışlık,
baid : uzaklaşma, uzak olan,

 

116- Muhakkak ki Allah’a ortak koşanlar, O’nun mağfiretini anlayamazlar. O halleri kim bırakır, O’nu anlamak isterse o mağfiret bulur ve kim Allah’a ortak koşarsa, artık o hakikatlerden uzaklaşıp kendi cehaletine sapmış olur.

-117-

إِن يَدْعُونَ مِن دُونِهِ إِلاَّ إِنَاثًا وَإِن يَدْعُونَ إِلاَّ شَيْطَانًا مَّرِيدًا

İn yedûne min dûnihî illâ inâsâ ve in yedûne illâ şeytânen merîdâ

in yedune min duni hi : ancak, yönelme, davet, istek, ondan başka, onu bırakıp
İlla inâsen : ancak, başka, sadece, dişi, putlar
ve in yedune : sadece, yönelme, dua,
illâ şeytan : sadece, şeytani haller, kötülük halleri,
merid : baş kaldırma, isyan, ikilik, benlik

 

117- Onlar ancak Allah’ı bırakıp, kendi zanlarıyla var ettikleri putlara yönelirler ve onlar sadece bir benlik içinde, kendi şeytani hallerine yönelirler.

-118-

لَّعَنَهُ اللّهُ وَقَالَ لَأَتَّخِذَنَّ مِنْ عِبَادِكَ نَصِيبًا مَّفْرُوضًا

Leanehu allâh ve kâle le ettehizenne min ibâdike nasîben mefrûdâ

leane-hu allah : rahmetten uzaklaşma, mahrumiyet, kesilmek, Allah
Ve kale le ettehizenne : dedi, elbette, edinme, sığınma,
min ibâdi ke : kulluk, sen, kullardan,
Nasiben : nasip, pay, yararlanma, fayda,
mefrudan : vaat, dayatma, uygulama, empoze, belirlenmiş,

 

118- O halde olanlar; Allah’ı idrak edemeyip, rahmetten uzaklaşırlar ve derler ki: Elbette kullarının sığınma duygusundan yararlanıp, çeşitli dayatmalarla onlardan faydalanacağız.

-119-

وَلأُضِلَّنَّهُمْ وَلأُمَنِّيَنَّهُمْ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ آذَانَ الأَنْعَامِ وَلآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّهِ وَمَن يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِيًّا مِّن دُونِ اللّهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَانًا مُّبِينًا

Ve le udillennehum ve le umenniyennehum ve le âmurannehum fe le yubettikunne âzânel enâmi ve le âmurannehum fe le yugayyirunne halkallâh ve men yettehıziş şeytâne veliyyen min dûnillâhi fe kad hasira husrânen mubînâ

ve le udillenne-hum : elbette, dalalette, hakikatlerden sapma, onlar
ve le umenniyenne-hum : istekler, umutlar, kuruntu, yanlış asılsız düşünce
ve le âmuranne-hum : emr, işleyiş, hükümler, onlar
Fe le yubettikunne : artık, ikiliğe düşecek, kesecekler, yaracaklar,
Âzâne el anemi : ayrımcılık, benliklerinde olma, kulak, varlık, hayvan
ve le âmuranne-hum : emr, işleyiş, hükümler, onlar
Fe le yugayyirunne : artık, böylece, elbette, değişim, değiştirmek
Halka Allah : yarattı, halketti, var etti, Allah,
Ve men yettehızi : kim, edinir, sığınır, sarılır,
el şeytan : şeytani halleri, tüm kötülük halleri,
Veliyyen min duni Allah : veli, dost, Allah’tan başka
fe kad hasira : artık, oldu, hüsran, kaybeden,
hursan mubin : hüsranla, kayıp, apaçık

 

119- Onlar hakikatlerden sapmış olacaklar ve onlar yanlış, asılsız düşünceler içinde olacaklar ve onlar işleyişin hakikatlerini anlayamayacaklar ve onlar ayrımcılık içinde ikilikte kalacaklar. Sonra da onlar, Allah’ın yaratmadaki hakikatlerini başka anlamlara değiştirecekler. Kim Allah’ı anlamayı bırakır şeytani halleri dost edinirse, artık o apaçık bir kayıpla kaybedenlerden olur.

-120-

يَعِدُهُمْ وَيُمَنِّيهِمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلاَّ غُرُورًا

Yeıduhum ve yumennîhim ve mâ yeıduhumuş şeytânu illâ gurûrâ

yeıdu-hum : adet, vaat, söz, onlar
ve yumennî-him : kuruntu, kibir, aldanma
Ve mâ yeıdu hum : değil, şey, ne, vaat, yönelme,
el şeytan : tüm kötülük halleri, şeytani haller,
İllâ gurur : ancak, gurur, kibir, aldanma

 

120- Şeytani hallerde olanlar ancak bir kibirlilik içinde olurlar ve onlar kibirliliği adet edinirler

-121-

أُوْلَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَلاَ يَجِدُونَ عَنْهَا مَحِيصًا

Ulâike mevâhum cehennemu ve lâ yecidûne anhâ mahîsâ

Ulâike meva hum : işte onlar, bulundukları yer, hal,
cehennem : cehaletin cehennemi, derin kuyu, yakıp yıkıcı olan
Ve lâ yecidûne : yok, bulmak, bulamazlar,
anha mahis : ondan, o halden, kaçmak, uzaklaşmak,

 

121- İşte onların bulundukları yer cehaletin cehennemidir ve o hallerden uzaklaşamazlar da.

-122-

وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَعْدَ اللّهِ حَقًّا وَمَنْ أَصْدَقُ مِنَ اللّهِ قِيلاً

Vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti se nudhiluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ Vadallâhi hakkâ ve men asdaku minallâhi kîlâ

ve ellezîne amenu : iman edenler,
ve amilû es sâlihâti : dosdoğru hak yolunda çalışanlar, iyi yararlı çalışmalar
se nudhilu-hum cennatin : dahil olma, orada bulunma, girme, cennetler, huzur
terci mi tahti ha el enhar : vardır, makamlarında, akıp giden ilim
halidin fiha ebed : devamlı, orada, ebedi, sonsuz
Vade Allah : vaad, ortaya çıkarma, söz, tecelli, açığa çıkan, Allah,
hakkan : hak, gerçek olan, hakikat,
ve men asdaku : kim, sadık, içten, samimi, doğru,
min Allâh : Allah,
kilen : sözler, tecelliler, hakikatler,

 

122- İman edenler ve iyi çalışmalarda olanlar ise; onlar huzur içinde olurlar, makamlarında bir ilim üzeredirler, devamlı o haldedirler. Allah tecellileriyle gerçek olandır ve Allah’a içtenlikle bağlı olan kimse tecellileri anlar.

-123-

لَّيْسَ بِأَمَانِيِّكُمْ وَلا أَمَانِيِّ أَهْلِ الْكِتَابِ مَن يَعْمَلْ سُوءًا يُجْزَ بِهِ وَلاَ يَجِدْ لَهُ مِن دُونِ اللّهِ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا

Leyse bi emâniyyikum ve lâ emâniyyi ehlil kitâb men yamel sûen yucze bihî ve lâ yecid lehu min dûnillâhi veliyyen ve lâ nasîrâ

leyse bi emâniyyi-kum : değil, olmaz, arzu, kuruntu, yanlış asılsız düşünce
ve lâ emâniyyi : yok, arzu, gaye, kuruntu, yanlış asılsız düşünce
ehli el kitâbi : kitap ehli, aktarılan söylentilerde kalanlar
Men yamel suen : kim, yapar, kötü, fena,
yucze bihi : karşılık, ceza, onunla
ve la yecid lehu : bulamaz, o
Min duni Allah veliyy : ondan başka, Allah, dost
ve lâ nasiran : yok, yardımcı

 

123- Siz yanlış, asılsız düşünceler içinde olmayın. Aktarılan söylentilerde kalanlar gibi, yanlış, asılsız düşüncelerde kalmayın. Kim kötülük yaparsa onun karşılığını bulur ve yinede ona Allah’tan başka dost olmaz ve yardımcı da yoktur.

-124-

وَمَن يَعْمَلْ مِنَ الصَّالِحَاتَ مِن ذَكَرٍ أَوْ أُنثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَأُوْلَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ نَقِيرًا

Ve men yamel mines sâlihâti min zekerin ev unsâ ve huve mu’minun fe ulâike yedhulûnel cennete ve lâ yuzlemûne nakîrâ

ve men yamel : kim, yapar, amel, olur, çalışır,
min el salihat : Salih, iyi çalışmalar
min zekerin ev unsa : erkek veya kadın
ve huve muminun : o, mumin, emin olan, inanarak
fe ulâike yedhulune el cennet : işte onlar, dahil, olur, girer, cennet, huzur
ve lâ yuzlemûne : yok, zulüm, haksızlık yapmaz, kötülük,
nakiran : kıl kadar, zerre kadar

 

124- Kadın olsun veya erkek olsun, kim iyi çalışmalarda olur ve o müminlerden olursa,

işte onlar huzur içindedirler ve onlarda zerre kadar zulüm yoktur.

-125-

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِّمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لله وَهُوَ مُحْسِنٌ واتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَاتَّخَذَ اللّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً

Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ ve ıttehazallâhu ibrâhîme halîlâ

ve men ahsenu : kim, güzel, iyi olan,
dinen : din, varlığın yaratılış hükümleri, yasalar,
Minmen esleme : o kimse, teslim, doğru, sağlam, olan, barış huzur üzere
Veche hu li allâh : yüz, yön, gerçekler, Allah’a
ve huve muhsinin : o, iyiliklerde olan, ihsan sahibi,
ve ittebea : tâbi oldu, uydu,
milleti : imla, düzenlenen ilkeler, belge, düzenleyip yazdırılan,
ibrâhîme : İbrahim, öze uygun yaşayan, rahim üzere olan
hanifen : hanif, tevhid üzere, tek Allah’a inanan
ve ittehaza allahu : edindi, sarıldı, aldı, götürdü, Allah
İbrahime Halil : İbrahim, samimi içten dost olan

 

125- Varlığın yaratılış yasalarını anlamaya çalışan, yüzünü Allah’a döndüren ve iyiliklerde olup, barış ve huzur üzere olan ve İbrahim’in düzenlediği ilkelere tâbi olan, onun hakikati aradığı gibi arayan, Tevhid üzere olan ve İbrahim gibi içten samimi olarak tüm her şeyiyle Allah’a sarılan o kimseden, daha güzel olan kimdir.

-126-

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُّحِيطًا

Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve kânallâhu bi kulli şeyin muhîtâ

ve li Allah ma fi el semavat : Allah’ındır, göklerde ne varsa
ve mâ fi el ard : yerde ne varsa
ve kâne Allah : oldu, Allah
Bi kulli şeyin muhîtan : bütün her şeyi, kuşatan, saran, ihata eden

 

126- Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır ve Allah bütün her şeyi ihâta edendir.

-127-

وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاء قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاء الَّلاتِي لاَ تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَن تَقُومُواْ لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا

Ve yesteftûneke fîn nisâi kulillâhu yuftîkum fîhinne ve mâ yutlâ aleykum fîl kitâbi fî yetâmen nisâillâtî lâ tutûnehunne mâ kutibe lehunne ve tergabûne en tenkihûhunne vel mustadafîne minel vildâni ve en tekûmû lil yetâmâ bil kıst ve mâ tefalû min hayrin fe innallâhe kâne bihî alîmâ

ve yesteftûne ke : bilgi, danışma, araştırma, sorgulama, fetva, sen
fî en nisâi : kadınlar hakkında, nefsini tanıma yolunda olan
Kul allâh : anlat, Allah,
yufti kum : bilgi, fetva, sorgulama, aslını anlama, bilgilenmek, siz,
fi hinne : onlarında,
ve mâ yutla aleykum : şey, ne, değil, okunan, tilavet, size, üzerinize
fî el kitabi : kitaptan, hakikatlerin sözleri, varlık kitabı,
fî yetâme : yetim, bilgiyi arayan, atalarının inancından kopmuş
el nisai elleti : kadın, nefsini bilme yolunda olan, ki o
lâ tutûne-hunne : sunmamazlık, vermemezlik, onlara,
Ma kutibe lehunne : şey, ne, yazıldı, hakikatlerin sözler, bilgileri, onlara
ve tergabûne : istemek, dilemek,
en tenkihû-hunne : nikah, birleştirme, uygunluk, bir şeyin bir şey uyması
ve el mustadafîne : savunması, zayıf olanlar, aciz olanlar
min el vildâni : çocuklardan, yeni doğuş, köle olan, kul olan,
Ve en tekûmû : yapmak, ortaya çıkarmak, olmak
li el yetâmâ : yetimler için, kendi inancından kopan, hakikati arayan
bi el kıst : adalet, doğruluk,
Ve ma tefalu min hayrin : şey, ne, değil, yapar, hayır ile, iyilik
Fe inne Allah : muhakkak, Allah,
kane bihi alim : onu, her şeyi, ilmiyle var eden,

 

127- Kadınlar hakkında senden bilgi istiyorlar. Anlat: Sizin bilgilenmeniz gibi onların da Allah hakkında bilgilenmeleri ve size kitaptan ne okunuyorsa onlara da okunması haktır. Kadınlardan bilgilerinin arayışı içinde olanlara, hakikatlerin bilgilerinden onlara vermemezlik yapmayın ve onların da birliği anlamasını isteyin. Bir zayıflık içinde olanlara yardım edin ve kendi inançlarından kopmuş olup hakikati arayanlar için adaletli olun ve iyi şeyler yapın. Muhakkak ki Allah bütün her şeydeki ilmin sahibidir.

-128-

وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاْحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

Ve in imraetun hâfet min balihâ nuşûzen ev ırâdan fe lâ cunâha aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ ves sulhu hayr ve uhdıratil enfusuş şuhh ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ tamelûne habîrâ

ve in imraetun hafet : eğer, şayet, kadın, onun işi, davranışı, korku
min bali-hâ : kocasından, eski,
nuşuzen : aksi olan, dinlemezlik, geçimsiz
Ev ıradan : ya da, isteksiz, gönülsüz, iyi davranmama, yüz çevirme
Fe la cunâha aleyhima : artık, yok, vebal, günah, sıkıntı, onlara
En yuslıhâ : olmak, ıslah edilmesi, düzeltilmesi, uzlaşma
beyne-humâ sulhan : aralarında, barış, anlaşma
ve es sulhu hayrun : sulh, barış, anlaşma, hayırlı, iyi olan
ve uhdırat el nefs : hazır, vardır, nefs, kendinde,
el şuha : hırs, cimri, aşırı istek
Ve ın tuhsinû : eğer, şayet, ise, ihsan, iyi davranış
ve tettekû : takva, fenalardan sakınma, Allah’a ortak koşmama
Fe inne Allah kane : muhakkak, Allah, oldu
Bima tamelûne : şeyler, yaptığınız,
habir : hakikatleri bildiren, haber veren, bilgi veren

 

128- Eğer bir kadın, kocasının geçimsizliğinden ya da kötü davranmasından korkarsa, artık onlar aralarında anlaşıp uzlaşır, sıkıntılarını yok ederlerse onlara bir vebal yoktur. Barış her zaman hayırlı olandır. İnsanlarda hırs vardır ve eğer iyi davranışlarda olurlarsa ve fenalardan sakınır Allah’a ortak koşmazlarsa onlar için daha hayırlıdır. Muhakkak ki Allah yaptığınız şeylerden her an hakikatleri bildirir.

-129-

وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا

Ve len testatîû en tadilû beynen nisâi ve lev harastum fe lâ temîlû kullel meyli fe tezerûhâ kel muallakat ve in tuslihû ve tettekû fe innallâhe kâne gafûran rahîmâ

ve len testatiu : değil, güç yetirme, kolay değil,
en tadilu : adil olmak, adaletli
Beyne en nisâi : arasında, kadınlar, nefsini bilme yolunda olanlar
ve lev harasurum : eğer, olsa bile, hırslı, hevesli, aşırı istek, öfke,
Fe lâ temîlû kulle : artık, yok, eğilim, meyil, ilgi, hepsi, bütün,
el meyli : meyil, sevgi, ilgi, eğilim, yönelmek,
Fe tezerû-hâ : artık, bırakırsınız, eski haline döndürmek, yıkıcı, tahrip
Ke el muallakati : gibi, muallâkta, bir boşlukta kalmak, bilememezlik
ve in tuslihû : eğer, ise, ıslah, barış, anlaşma, uzlaşma, uyumlu
ve tettekû : takva, fenalardan sakınma, Allah’a ortak koşmama
Fe inne Allah kane : böylece, muhakkak, Allah, oldu,
Gafûran : mağfiret eden,
rahim : rahim olan, özünden var eden,

 

129- Nefsini bilme yolunda olanlar arasında, hakikatleri anlatmak açısından adil olmak kolay değildir. Eğer onlar aşırı isteklilerse, artık onların ilgilerini, hakikatlere olan meyillerini yok etmeyin. Eğer onları eski hallerine bırakırsanız, bir boşlukta kalır gibi olurlar. Eğer onlara ıslah olmayı ve fenalardan sakınmayı, Allah’a ortak koşmamayı anlatırsanız, böylece onlar muhakkak ki mağfiret edenin, varlığı özünden varedenin Allah olduğunu anlayacaklardır.

-130-

وَإِن يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّهُ كُلاًّ مِّن سَعَتِهِ وَكَانَ اللّهُ وَاسِعًا حَكِيمًا

Ve in yeteferrekâ yugnillâhu kullen min seatihî ve kânallâhu vâsian hakîmâ

ve in yeteferrekâ : eğer, ayrılık, cehaletten uzaklaşma
Yugni Allah kullen : gani, zengin, değerler, Allah, hepsini,
min seati-hî : kapasite, gücü kadar,
ve kâne Allah vasian : oldu, Allah, geniş, sonsuz,
hakim : her şeye hâkim olan olan, hüküm hikmet sahibi

 

130- Eğer onlar cehaletlerinden uzaklaşırlarsa, onlar kapasiteleri kadar Allah’ın değerlerine ulaşırlar ve tüm varlığa hâkim olanın, rahmetiyle her şeyi kaplayanın Allah olduğunu anlarlar.

-131-

وَللّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَإِيَّاكُمْ أَنِ اتَّقُواْ اللّهَ وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ غَنِيًّا حَمِيدًا

Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve lekad vassaynâllezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve iyyâkum enittekullâh ve in tekfurû fe inne lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve kânallâhu ganiyyen hamîdâ

ve li Allah ma fi el semavat : Allah’ındır, göklerde ne varsa
ve mâ fi el ard : yerde ne varsa
ve lekad vassayna : and olsun, gerçek olan, vasiyet, tavsiye, öğüt, biz,
Ellezîne utu el kitab : o kimseler, verilen, sunulan, varlık kitabı, hakikatler
min kabli-kum : sizden önce
ve iyyâ-kum : sizlere, hepinize,
en itteku allah : fenalardan sakınmayı Allah’a ortak koşmamayı
ve in tekfurû : eğer hakikatleri görmemezlikten gelip örtme
Fe inne li Allah : artık, muhakkak, Allah
Ma fi el semâvât  : değil, ne,, göklerde ne varsa,
ve mâ fi el ard : yerde ne varsa
ve kâne Allah ganiy : oldu, Allah, ganiy, varlığın sahibi, değerler,
hamid : tüm niteliklerin sahibi

 

131- Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır. Gerçek olan şu ki, sizden öncekilere her varlığı bir kitap olarak sunduğumuz gibi size de sunduk. Fenalardan sakının, Allah’a ortak koşmayın, diye tavsiye ettik. Eğer hakikatleri görmemezlikten gelip örterseniz; göklerde olanların ve yerde olanların Allah’ın olduğunu ve tüm değerlerin sahibinin, varlıktaki tüm niteliklerin sahibinin Allah olduğunu anlayamazsınız.

-132-

وَلِلّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fil ard ve kefâ billâhi vekîlâ

ve li Allah ma fi el semavat : Allah’ındır, göklerde ne varsa
ve mâ fi el ard : yerde ne varsa
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, Allah,
vekil : yetkili olan

 

132- Göklerde olanlar ve yerde olanlar Allah’ındır ve bütün her şeyde yetkili olan Allah’tır.

-133-

إِن يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ أَيُّهَا النَّاسُ وَيَأْتِ بِآخَرِينَ وَكَانَ اللّهُ عَلَى ذَلِكَ قَدِيرًا

İn yeşa yuzhibkum eyyuhân nâsu ve yeti bi âharîn ve kânallâhu alâ zâlike kadîrâ

İn yeşe : eğer, olsa da, ise, istek, arzu,
yuzhib kum : helak, tahrip, yok etmek, zarar, siz,
Eyyuha el nasu : ey insanlar,
ve yeti : getirir, sunar, olur, ortaya koyar, verir,
bi aharin : başkaları, yararlı çalışmalarda olan, diğer,
ve kâne Allah : oldu, Allah
Ala zalike : için, kadar, bu, o, her şeydeki,
kadir : kudret,

 

133- Ey insanlar! Sizden zararlı hallerde olmak isteyen kimse olsa da, sizden yararlı çalışmalarda olan başkaları da elbette olur. Allah bütün her şeydeki kudrettir.

-134-

مَّن كَانَ يُرِيدُ ثَوَابَ الدُّنْيَا فَعِندَ اللّهِ ثَوَابُ الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَكَانَ اللّهُ سَمِيعًا بَصِيرًا

Men kâne yurîdu sevâbed dunyâ fe indallâhi sevâbud dunyâ vel âhırah ve kânallâhu semîan basîrâ

Men kane yuridu : kim, oldu, isterse, arzu ederse,
Sevabe ed dunyâ : hayırlı çalışma, iyilik yapmak, dünya, yaşam
Fe inde Allâh : artık, katında, ona ait, Allah,
sevab : yararlı olan, iyi olan, hayırlı çalışma
El dunya ve el âhırati : dünya, yaşam ve ahiret, sonunda
ve kâne Allah semain basir : oldu, Allah, işitme, görme

134- Kim dünyada hayırlı çalışmalarda istekli olursa, artık o yaşamında ve son anına kadar Allah’a ait olan hakikatlerin yolunda hayırlı çalışmalarda olur. Allah işittirendir, gördürendir.

-135-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيًّا أَوْ فَقَيرًا فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû kûnû kavvamîne bil kıstı şuhedâe lillâhi ve lev alâ enfusıkum evil vâlideyni vel akrabîn in yekun ganiyyen ev fakîran fallâhu evlâ bihimâ fe lâ tettebiûl hevâ en tadilû ve in telvû ev turıdû fe innallâhe kâne bi mâ tamelûne habîrâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler
Kûnû kavvamin : olun, dürüst, himaye, işleri idare eden, adaletli hareket
bi el kıstı : adalet, doğruluk,
şuheda li allah : şahit, bilmek, Allah
Ve lev ala enfusı-kum : eğer, olsada, kendi nefslerinize, kendinize
Ev el valideyn : veya, ebeveynler, anne baba
ve el akrabine in yekun : yakınlar, akrabalar, eğer, ise, olsa, olur,
Ganiyyen : zengin, bilgi sahibi, değerleri taşıyan,
ev fakiran : ya da fakir, bilgiden yoksun
Fe Allah evla bihima : artık, Allah, daha uygun, iyi, adaletle, dosdoğru, onlara
Fe lâ tettebiu : tabi olmayın, uymayın,
el heva : heva, kendi çıkarında olmak,
En tadilû : olmak, adil, adaletle davrama
Ve in telvu ev turıdû : eğer, konuşmak, sözü değiştirme, döndürmek
Fe inne Allah kane : muhakkak, Allah, oldu
Bima tamelûne habir : şeyler, yaptığınız, bildiren, haber veren

 

135- Ey iman edenler! Dürüstçe adaletli bir halde hareket edin. Allah için bildiğiniz hakikatleri dosdoğru anlatın. Eğer kendinize karşı ya da ebeveynlerinize ya da size yakın olanlardan bilgili ya da bilgiden yoksun olanlara karşı haksızlık yapılsada, artık onlara Allah için dosdoğru adalet içinde davranın. Artık hevalarınıza uymayın, hep adil olun ve konuştuğunuzda sözlerin anlamlarını değiştirmeyin. Muhakkak ki Allah yaptığınız şeylerden her an hakikatleri bildirir.

-136-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِيَ أَنزَلَ مِن قَبْلُ وَمَن يَكْفُرْ بِاللّهِ وَمَلاَئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلاَلاً بَعِيدًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû âminû billâhi ve resûlihî vel kitâbillezî nezzele alâ resûlihî vel kitâbillezî enzele min kabl ve men yekfur billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve rusulihî vel yevmil âhıri fe kad dalle dalâlen baîdâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler, ey inananlar,
Aminu bi Allah : inanın, iman edin, Allah’a
ve resul hi : resul, hakikati gösteren, o,
ve el kitab : kitap, hakikatlerin sözleri, varlık kitabı,
ellezi nezzele : ki o, sundu, indirdi, bildirdi,
alâ resûli-hî : üzerinde, için, hakkında, resul, hakikati gösteren,
ve el kitab : kitap, hakikatlerin sözleri,
ellezi nezzele : ki o, sundu, indirdi, bildirdi,
min kablu : önceden, daha önce
ve men yekfur bi allah : kim, hakikatleri görmemezlikten gelip örter, Allah
ve melaiketi-hi : güç, kuvvet, her varlıktaki onun gücü,
ve kutubi-hi : sözleri, yazılı levhalarını, onun kitapları
ve rusuli-hî : resul, hakikati gösteren, o
ve el yevmi el âhıri : son gün, sonunuzu
Fe kad dalle dallen : artık, oldu, sapan, dalalet, sapmışlık,
baid : uzaklaşmak

 

136- Ey iman edenler! Allah’ın sizin ile birlikte olduğuna ve o resule ve o resulün sunduğu hakikatlerin sözlerine ve daha öncede sunulan hakikatlerin sözlerine inanın. Kim Allah’ı ve O’nun tüm varlıktaki gücünü ve O’nun tüm varlıktaki yazılı levhalarını ve sonunun geleceğini, görmemezlikten gelirse ve o resulleri anlamazsa, artık o hakikatlerden uzaklaşıp kendi cehaletine sapmış olur.

-137-

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ آمَنُواْ ثُمَّ كَفَرُواْ ثُمَّ ازْدَادُواْ كُفْرًا لَّمْ يَكُنِ اللّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ سَبِيلاً

İnnellezîne âmenû, summe keferû, summe âmenû summe keferû summezdâdû kufran lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum sebîlâ

İnne ellezine amenu : muhakkak, o kimseler, iman eden, inanan,
Summe keferu : sonra, hakikatleri görmeyip örten,
Summe amenu : sonra, inanan, iman eden
Summe keferu : sonra, hakikatleri görmeyip örten,
Summe izdadu kufran : sonra, artırmak, hakikatleri görmezlikten gelip örtmek
lem yekun Allah : olmadı, değil, Allah
li yagfira lehum : için, mağfiret, arınmak, onlar
ve la li yehdiye hum : yok, değil, için, yol gösterme, onlar,
sebil : yol, hakkın yolu, hakikatlerin yolu

 

137- İnandık deyip, sonra hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler, sonra yine inandık deyip, sonra yine hakikatleri görmemezlikten gelip örten o kimseler; böyle devam ettikleri müddetçe, onların hakikatleri görmemezlikten gelip örtme halleri artacaktır. Onlar Allah’ı idrak edecek değillerdir, onlar mağfireti anlayacak değillerdir ve onlar hakkın yoluna yol bulacak değillerdir.

-138-

بَشِّرِ الْمُنَافِقِينَ بِأَنَّ لَهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

Beşşiril munâfikîne bi enne lehum azâben elîmâ

beşşir : müjdele, bildir,
el munâfikîne : ikiyüzlü, nifak sokan, kalbinde ikilik olan,
bi enne lehum azab elim : olduğunu, onlar için, azap, sıkıntı, elim, acıklı,

 

138- İkiyüzlü olanlara acı sıkıntılar olduğunu bildir.

-139-

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا

Ellezîne yettehızûnel kâfirîne evliyâe min dûnil muminîn E yebtegûne indehumul izzete fe innel izzete lillâhi cemîâ

ellezîne yettehızûne : onlar, olanlar, edinirler, sarılır,
el kâfirine : hakikatleri görmeyip örten,
evliyae : dostluk
min duni el muminin : den, başka, ondan başka, müminler
E yebtegûne : arıyorlar mı?
inde-hum el izzet : onların yanında, değer, itibar, yücelik, izzet, şeref
Fe inne el izzete : muhakkak, değer, itibar, yücelik, izzet, şeref
li allâhi cemian : Allah’ın, Allah’a ait, hepsi,

 

139- O kimseler müminleri bırakırlar, hakikatleri görmemezlikten gelip örtenleri dost edinirler. Onlarda bir değer, bir yücelik mi arıyorlar? Muhakkak ki tüm değerlerin hepsi Allah’a aittir.

-140-

وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ أَنْ إِذَا سَمِعْتُمْ آيَاتِ اللّهِ يُكَفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَأُ بِهَا فَلاَ تَقْعُدُواْ مَعَهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ إِنَّكُمْ إِذًا مِّثْلُهُمْ إِنَّ اللّهَ جَامِعُ الْمُنَافِقِينَ وَالْكَافِرِينَ فِي جَهَنَّمَ جَمِيعًا

Ve kad nezzele aleykum fîl kitâbi en izâ semitum âyâtillâhi yukferu bihâ ve yustehzeu bihâ fe lâ tak’udû meahum hattâ yehûdû fî hadîsin gayrihî innekum izen misluhum. İnnallâhe câmiul munâfikîne vel kâfirîne fî cehenneme cemîâ

ve kad nezzele : oldu, sunuldu, indirildi,
Aleykum fi el kitab : size, üzerinizde, hakikatlerin sözleri, kitap
En iza semitum : olmak, olduğunda, işittiniz,
ayet allah : ayet, işaret, delil, Allah
Yukferu bi-hâ : görmeyip örter, onu
ve yustehzeu biha : alay eder, önemsemez, o hakikatleri
Fe lâ takudû : artık, bulunmayın, oturmayın,
mea hum : onlarla beraber, birlikte,
Hattâ yahudu : hatta, oluncaya kadar, kavga, savaş,
Fi hadis gayri-hi : içinde, söz, başka, gayri, o
inne-kum izen : şüphesiz, siz, öyle olunca,
mislu hum : benzer, gibi, onlar
İnne Allah câmiu : muhakkak, Allah, toplayan, birleştiren, birlik
el munafikine : münafıklar, ikiyüzlü,
ve el kafirine : hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler
Fî cehennem : içinde, cehaletin cehennemi, yakıp yıkıcı olan
cemian : hepsi, tümü

 

140- Size sunulan hakikatlerin sözlerini anladıktan, Allah’ın ayetlerini siz işittikten sonra, hakikatleri görmemezlikten gelip örten ve onu alaya alıp önemsemeyen o kimselerle beraber oturmayın. Hatta hakikatlerden başka sözleri konuşmayı bırakmadıkları müddetçe, onlarla bir arada bulunmayın. Onlarla birlikte oturursanız, şüphesiz sizler de onlara benzersiniz. Muhakkak ki Allah’ta birliği anlayamayan ikiyüzlüler ve hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlerin hepsi, cehaletin cehennemindedir.

-141-

الَّذِينَ يَتَرَبَّصُونَ بِكُمْ فَإِن كَانَ لَكُمْ فَتْحٌ مِّنَ اللّهِ قَالُواْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ وَإِن كَانَ لِلْكَافِرِينَ نَصِيبٌ قَالُواْ أَلَمْ نَسْتَحْوِذْ عَلَيْكُمْ وَنَمْنَعْكُم مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً

Ellezîne yeterabbesûne bikum fe in kâne lekum fethun minallâhi kâlû e lem nekun meakum ve in kâne lil kâfirîne nasîbun kâlû e lem nestahviz aleykum ve nemnakum minel muminîn fallâhu yahkumu beynekum yevmel kıyâmet ve len yecalallâhu lil kâfirîne alâl muminîne sebîlâ

ellezîne yeterabbesûne : o kimseler, gizlenmek, pusu, sinsilik, gözlemek
bi-kum : sizi
Fe in kane lekum fethun : öyle ki, eğer, oldu, size, açmak, ortaya koymak
min allâh : Allah’tan
Kâlû e lem nekun : dediler, derler, biz olmadık mı?
Mea kum : sizinle beraber, birlikte,
ve in kane li el kâfirin : eğer, ise, hakikatleri örtenler,
nasib : nasip, değer, pay
Kalu e lem nestahviz aleykum : derler, olmadık mı, sarmadık mı, size, üzerinize
ve nemna kum : durdurmak, mani olmak, engel olmak,
min el muminîne : müminlerden
Fe Allah yahkumu : artık, Allah, hâkim olan, hüküm sahibi,
Beyne kum : aranızda,
yevme el kıyâmeti : diriliş günü, hakikatin ortaya çıktığı gün, ölüm vakti
Ve len yecal Allah : asla olmaz, yapmaz, anlamaz, Allah
li el kafirine : hakikatleri örtenler
alâ el muminine sebil : müminlik, müminlere karşı, bir yol

 

141- O kimseler size karşı bir sinsilik içindedirler. Öyle ki siz, Allah’ın hakikatlerini anlayıp ortaya koyduğunuzda, biz de sizinle beraber değil miydik, derler. Eğer hakikatleri görmemezlikten gelip örtenlere bazı değerler sunulsa, müminlik yolunda size engel olmak isteyenlere karşı sizlere yardım etmedik mi, derler. Allah bütün varlığa hâkim olandır. Sizlerin arasında hakikatler ortaya çıkacaktır. Hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler, Allah’ı anlayamazlar, müminlik yolunda olamazlar.

-142-

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللّهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُواْ إِلَى الصَّلاَةِ قَامُواْ كُسَالَى يُرَآؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللّهَ إِلاَّ قَلِيلاً

İnnel munâfikîne yuhâdiûnallahe ve huve hâdiuhum ve izâ kâmû ilâs salâti kâmû kusâlâ yurâunen nâse ve lâ yezkurûnallâhe illâ kalîlâ

 

inne el munâfikîne : muhakkak, ikiyüzlüler, içi başka dışı başka, münafık,
Yuhâdiûne Allah : aldatırlar, kandırmak, Allah
ve huve hadiu hum : o, aldatan, hile yapan, kandıran, onlar
ve izâ kamu : eğer, olduğunda, olun, onlara
ila el salat : salât, bağlılık, her an hakka bağlılık şuuru,
Kâmû kusala : onlar, hep, bütün, tembel, çalışmayan, önemsemeyen
yuraun el nas : riya, gösteriş, insanlar
Ve lâ yezkurûne Allah : yok, anmak, anlayamaz, zikretmezler, Allah
İlla kalîlen : ancak, sadece, hariç, az, pek az

 

142- Münafıklar sizi Allah ile aldatmaya kalkarlar. Onlar kendilerini aldatırlar. Eğer onlara her an Hakk’a bağlılık şuuruyla hareket edin desen, onlar bunu önemsemezler, insanlar arasında gösteriş yaparlar ve onlar az da olsa Allah’ı anlayamazlar.

-143-

مُّذَبْذَبِينَ بَيْنَ ذَلِكَ لاَ إِلَى هَؤُلاء وَلاَ إِلَى هَؤُلاء وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَن تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

Muzebzebîne beyne zâlike lâ ilâ hâulâi ve lâ ilâ hâulâi. Ve men yudlilillâhu fe len tecide lehu sebîlâ

muzebzebîne : tereddüt edenler, bocalayanlar,
Beyne zalike la ila haulai : arasında, bu, bunlar, yol, başka, var, ancak, olmaz
ve lâ ilâ hâulâi : yok, başka, onlarla olmazlar
ve men yudil Allah : kim, dalalet, sapmak, çıkmak, Allah
Fe len tecide lehu sebil : artık, asla bulamazsın, ona, bir yol

 

143- Onlar bir bocalama içinde, yok onlarla olmaz yok bunlarla olmaz, deyip arada kalırlar. Kim Allah’ın hakikatlerinden kendi cehaletine saparsa, artık o asla hakikatlere yol bulamaz.

-144-

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَن تَجْعَلُواْ لِلّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا مُّبِينًا

Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûl kâfirîne evliyâe min dûnil muminîn e turîdûne en tecalû lillâhi aleykum sultânen mubînâ

yâ eyyuhâ ellezine amenu : ey iman edenler,
lâ tettehızû : yok, sarılmayın, edinmeyin,
el kafir : örtmek, hakikatleri görmemezlikten gelmek,
Evliyâ : dostlar,
min duni el müminin : ondan başka, mümin, emin olmak
E turîdûne en tecalu : istiyormusunuz, yapmak, edinmek, arıyorsunuz,
li Allâh sultan : Allah, delil, hüccet
aleykum mubin : üzerinizde, size, apaçık

 

144- Ey iman edenler! Hakikatleri görmemezlikten gelip örtme hallerine sarılmayın. Müminlikten başka dostluk edinmeyin. Allah hakkında delil mi arıyorsunuz? O apaçık sizin üzerinizdedir.

-145-

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ فِي الدَّرْكِ الأَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَن تَجِدَ لَهُمْ نَصِيرًا

İnnel munâfikîne fîd derkil esfeli minen nâr ve len tecide lehum nasîrâ

inne el munâfikîne : muhakkak, doğrusu, ikiyüzlüler, içi başka dışı başka
fî ed derki : anlama, kavrama, tabaka, makam, kapı,
el esfel : anlama, kavrama, en aşağısı, aşağı, sefil, dünya çıkarı,
min en nâri : ateş, yakıp yakıcı hal,
ve len tecide lehum nasır : bulamazsınız, onlara, yardımcı

145- Doğrusu münafıklar, hakikatleri anlamada en aşağı tabakadadırlar, yakıp yakıcı haller içindedirler ve onlar bir yardımcı da bulamazlar.

-146-

إِلاَّ الَّذِينَ تَابُواْ وَأَصْلَحُواْ وَاعْتَصَمُواْ بِاللّهِ وَأَخْلَصُواْ دِينَهُمْ لِلّهِ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الْمُؤْمِنِينَ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ أَجْرًا عَظِيمًا

İllâllezîne tâbû ve aslehû vatesamû billâhi ve ahlesû dînehum lillâhi fe ulâike meal muminîn Ve sevfe yutillâhul muminîne ecran azîmâ

İllâ ellezine : ancak, sadece, başka, o kimseler,
tabu : tövbe, dönüş, yaptığı hatayı anlayıp dönen,
ve aslehû : arınma, temizlenme, ıslah olmak,
ve ıtesamû bi Allah : sarılma, anlama, Allah
ve ahlesû  : halis, sadık, mahsus,
din hum li Allah : din, yaratılış incelikleri, yasaları, onlar, Allah
Fe ulaike : artık, işte onlar,
mea el muminin : beraber, birlikte, müminler
ve sevfe : yakında, kavuşmak, gelecek, geniş,
yuti allah : sunar, vermek, verir, Allah
el muminine : müminler, emin olanlar,
ecr azim : ecr, karşılık, yüce karşılıklar,

 

146- Ancak yaptıkları hataları anlayıp dönen kimseler ve ıslah olanlar ve Allah’ın hakikatlerine sımsıkı sarılanlar başka. Onlar varlığın yaratılış yasalarının Allah’a ait olduğunu bilirler. İşte onlar müminlerle beraberdirler ve onlar Allah’ın sunduğu yüce karşılıklara müminlerin kavuşacaklarını bilirler.

-147-

مَّا يَفْعَلُ اللّهُ بِعَذَابِكُمْ إِن شَكَرْتُمْ وَآمَنتُمْ وَكَانَ اللّهُ شَاكِرًا عَلِيمًا

Mâ yefalullâhu bi azâbikum in şekertum ve âmentum ve kânallâhu şâkiran alîmâ

mâ yefalu Allah : etmez, yapmaz, vermez, Allah
bi azâbi-kum : azap, sıkıntı, kötülük, siz,
İn şekertum : eğer, şükretme, varlığın sahibini bilip teslim olma
ve âmentum : inanmak, iman etmek
ve kâne Allah şakir : oldu, Allah, şakir, karşılığını veren,
alim : ilmin sahibi

 

147- Allah size azap etmez. Eğer siz varlığınızın sahibini bilip teslim ederseniz ve iman ederseniz, Allah’ın varlığının sahibini bilip teslim edene karşılığını veren olduğunu, ilmin sahibi olduğunu anlarsınız.

-148-

لاَّ يُحِبُّ اللّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوَءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَن ظُلِمَ وَكَانَ اللّهُ سَمِيعًا عَلِيمًا

Lâ yuhibbullâhul cehra bis sûi minel kavli illâ men zulim Ve kanallâhu semîan alîmâ

lâ yuhibbu Allah : yok, sevgi, Allah
el cehra : yüksek ses, açığa çıkan, görünen, zahir olan
bi el sui : kötülüklerde, fenalarda, kötü olan, kötü davranışlar,
min el kavli : sözden, sözün, sözleri,
illa men zalim : ancak, başka, kim, zalim olan, haksızlık eden,
ve kâne Allah semain : oldu, Allah, işittiren,
alim : ilmin sahibi, ilmiyle var eden,

 

148- Sözlerinden ve davranışlarından, kötülük açığa çıkaranlarda Allah sevgisi yoktur. Ancak zalim kimseler böyle yaparlar ve onlar işittirenin, ilmin sahibi olanın Allah olduğunu bilemezler.

-149-

إِن تُبْدُواْ خَيْرًا أَوْ تُخْفُوهُ أَوْ تَعْفُواْ عَن سُوَءٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ عَفُوًّا قَدِيرًا

İn tubdû hayran ev tuhfûhu ev tafû an sûin fe innallâhe kâne afuvven kadîrâ

İn tubdu hayr : eğer, şayet, açıklama, açıkça, görünüş, iyi olan
Ev tuhfû-hu : ya da, ister, gizli, o yaptığınız şey,
Ev tafu : ya da, af etme, özür dileyin,
an suin : fenalık, kötülük, hatalardan dolayı,
Fe inne allah : muhakkak ki Allah
Kâne afuv : oldu, affedici, bağışlayıcı,
kadir : kudret sahibi,

 

149- Siz iyi olan bir şeyi ister açıkça yapın, isterse gizli yapın. Siz yaptığınız hatalardan dolayı özür dileyin. Muhakkak ki Allah, hatalarını anlayanı bağışlayandır, kudrettir.

150-

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَن يُفَرِّقُواْ بَيْنَ اللّهِ وَرُسُلِهِ وَيقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَن يَتَّخِذُواْ بَيْنَ ذَلِكَ سَبِيلاً

İnnellezîne yekfurûne billâhi ve rusulihî ve yurîdûne en yuferrikû beynallâhi ve rusulihî ve yekûlûne numinu bi ba’din ve nekfuru bi badın ve yurîdûne en yettehızû beyne zâlike sebîlâ

İnne ellezine yekfurun : o kimseler, hakikatleri görmememezlikten gelen,
bi Allah : Allah ile, Allah hakkında,
ve resul hi : resul, hakikati gösteren, o
ve yuridune : isterler, zanlarına göre davranmak,
En yuferriku : olmak, ayrım, fark, ayrılık, ikilik, ayırım,
Beyne Allah : arasına, aralarına, Allah
ve resul hi : resul, hakikati gösteren,
ve yekûlûn numinu bi badın : derler, inanırız, kabul etme, bir kısmı, bazısı
ve nekfuru bi badın : hakikatleri örtmek, kabul etmeme, bir kısmı, bazısı
ve yurîdûne : isterler,
en yettehız : edinmek, sarılmak, yapmak, zannına göre davranmak,
Beyne zalike sebil : arası, arasında, bu, işte, bu, bir yol

 

150- Hakikatleri görmemezlikten gelen kimseler; Allah ile olduklarını anlayamazlar ve O’nun hakikatlerini gösterenleri anlayamazlar ve onlar zanlarına göre davranırlar, Allah ile aralarına ikilik koyarlar ve onlar O’nun hakikatlerini gösterenler hakkında derler ki: Bazısını kabul ederiz ve bazısını kabul etmeyiz. Onların istekleri kendi zanlarına göre yol tutmaktır.

-151-

أُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُّهِينًا

Ulâike humul kâfirûne hakkâ ve atednâ lil kâfirîne azâben muhînâ

Ulâike hum el kafirin : işte onlar, hakikatleri görmeyip örten, önemsemeyen
hakkan : hakikat, hak olan, gerçek olan
ve ated nâ : hazır, vardır, biz, hakikatimiz
li el kafirin : görmeyip örtenler için, kâfirler için,
Azâben muhin : azap, sıkıntı, alçaltıcı, küçük düşürücü, hakir bırakan

 

151- İşte onlar gerçekleri önemsemeyip görmemezlikten gelip örtenlerdir ve hakikatlerimizi görmezlikten gelip örtenler için hakir bırakıcı sıkıntılar vardır.

-152-

وَالَّذِينَ آمَنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلَمْ يُفَرِّقُواْ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْهُمْ أُوْلَئِكَ سَوْفَ يُؤْتِيهِمْ أُجُورَهُمْ وَكَانَ اللّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا

Vellezîne âmenû billâhi ve rusulihî ve lem yuferrikû beyne ehadin minhum ulâike sevfe yutîhim ucûrahum ve kânallâhu gafûran rahîmâ

ve ellezîne amenu bi allah : o kimseler, iman eden, inanan, Allah
ve resulihi : resul, hakikati gösteren, hakikati bildiren,
Ve lem yuferriku : değil, yok, ayırmazlar, ikilik, ayrılık,
Beyne ehadin minhum : arası, arasında, bir, tek, onlardan
Ulâike sevfe yutihim : işte onlar, elbet, yakında, olacak, verilme, onlar
ucûra-hum : karşılık, ecir, onlar
ve kâne Allah gafur : oldu, Allah, mağfiret eden, arındıran,
rahim : varlığı özünden var eden,

 

152- Allah’a iman eden o kimseler ve o resul’ü anlayanlar, onların arasında birlik konusunda ikiliğe düşmek yoktur. İşte onlar aradıkları karşılığa ulaşmışlardır ve mağfiret edenin, varlığı özünden var edenin Allah olduğunu anlamışlardır.

-153-

يَسْأَلُكَ أَهْلُ الْكِتَابِ أَن تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِّنَ السَّمَاء فَقَدْ سَأَلُواْ مُوسَى أَكْبَرَ مِن ذَلِكَ فَقَالُواْ أَرِنَا اللّهِ جَهْرَةً فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ ثُمَّ اتَّخَذُواْ الْعِجْلَ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَن ذَلِكَ وَآتَيْنَا مُوسَى سُلْطَانًا مُّبِينًا

Yeseluke ehlul kitâbi en tunezzile aleyhim kitâben mines semâi fe kad seelû mûsâ ekbera min zâlike fe kâlû erinâllâhe cehraten fe ehazethumus sâikatu bi zulmihim summettehazûl ıcle min badi mâ câethumul beyyinâtu fe afevnâ an zâlike ve âteynâ mûsâ sultânen mubînâ

yeselu-ke : sorar, ister, sual, araştırır, sen,
ehlu el kitabi : kitab ehli, kendi cehalet bilişlerinde kalan
en tunezzile aleyhim : indirmeni, getirmeni, sunmanı, onlara,
kitaben min el semai : kitap, hakikatleri, ulvi alem, gök
fe kad seelu : halbuki, oysa, oldu, sual, isteme,
Musa ekber : Musa, yüce, büyük
Min zalike : bunun gibi, işte bu,
Fe kalu eri na : sonra, dediler, bize göster,
Allah cehrat : Allah, açıkça, apaçık,
Fe ehazet-hum : böylece, yakaladı, sarıldı, edindi, onlar,
el saikat : sevk, sürüklenme, kudretli ses, yıldırım,
bi zulmi-him : zulüm, kötülük, onlar,
Summe ittehazu : sonra, edindiler, sarıldılar, döndüler,
el ıcle : ayrılma, sürgün, eski tapınma halleri, buzagı
min badi ma caet hum : sonra, şey, ne, değil, geldi, onlar
el beyyinâtu : apaçık açıklamalar, açık deliller,
Fe afevna : işte, aff, bağışlama, biz
an zalike : işte bundan dolayı, bundan, işte bu,
ve âteyna musa : verdik, sunduk, biz, sunduğumuz, musa
Sultan mubin : delil, yetkili, güç, apaçık

 

153- Aktarılan söylentilerde kalanlar, senden Ulvi Âlem’den bir kitap getirmeni isterler. Oysa Musa’dan bundan daha büyük bir şey istemişler, Allah’ı bize açıkça göster demişlerdi. Ki onlar kendi kötülüklerinde sürüklendiler, onlar eski cehalet hallerinden gelen tapınmalarına sarıldılar. İşte bu yaptıklarından dolayı affediciliğimizi anlayamadılar ve Musa’nın, sunduğumuz apaçık deliller üzere olduğunu anlayamadılar.

-154-

وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُواْ الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لَهُمْ لاَ تَعْدُواْ فِي السَّبْتِ وَأَخَذْنَا مِنْهُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا

Ve rafanâ fevkahumut tûra bi mîsâkıhim ve kulnâ lehumudhulûl bâbe succeden ve kulnâ lehum lâ tadû fîs sebti ve ehaznâ minhum mîsâkan galîzâ

ve rafa nâ : yükseltmek, kaldırmak, yücelik, hükümsüz bırakmak, biz,
fevka hum : üst makam, üzerinizde, yüce, ilmen yükselmek, onlar,
el tûra : tur, gönül, sıfatlar, sıfatlarla donatılmış vücud
bi mîsâkı-him : misak, sözleşme, verilen söz, ahd, anlaşma, onlar,
ve kulnâ lehum udhulu : dedik, bildirdik, onlara, dahil olun, girin
el bâbe : kapı, hakikatlere adım atma, kısım,
seceden : varlığından geçmek, varlığının sahibine teslim olmak
ve kulnâ lehum : dedik, bildirdik, onlara
La tadu : yok, hudut, taşkınlık,
fi el sebti : cumartesi, kesmek, bırakmak, yasaklar uymak
ve ehaznâ minhum : aldık, sardık, kuşattık, onlardan, kendileri,
Mîsâkan galiz : misak, kesin söz, bariz, açıkça, kesin, verilen söz

 

154- Onlardan, Bize verdikleri sözlere uyanlar, sıfatlarla donatılmış vücudlarını anlamakla ilmen yükselirler, yüceliğimizi anlarlar. Onlara; hakikatlere adım atın, tüm varlığınızın sahibini bilip teslim olun, diye bildirdik ve onlara; yasaklara uyun, taşkınlık içinde olmayın, diye bildirdik ve onları kendi verdikleri sözlerle kuşattık.

-155-

فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِم بَآيَاتِ اللّهِ وَقَتْلِهِمُ الأَنْبِيَاء بِغَيْرِ حَقًّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلاَ يُؤْمِنُونَ إِلاَّ قَلِيلاً

Fe bimâ nakdıhim mîsâkahum ve kufrihim bi âyâtillâhi ve katlihimul enbiyâe bi gayrı hakkın ve kavlihim kulûbunâ gulf bel tabaallâhu aleyhâ bi kufrihim fe lâ yuminûne illâ kalîlâ

fe bi ma nakdı him : fakat, bozmaları, veto, onlar
mîsâka-hum : sözleri, anlaşma, ahd, onlar
ve kufri-him : kabul etmemeleri, örtmeleri,
bi ayati Allah : ayet, delil, Allah
ve katli-him : öldürmek, katletmek, yazık etmek, onlar
el enbiya : nebiler, haberciler, hakikatleri bildirenler
Bi gayrın hakkın : haksızca, hakikatlerden başka şeylere yöneldiler,
ve kavli-him : sözleri, söylemleri, ahd, anlaşma, davlanış, onlar
kulub na : kalbimiz, gönülümüz, idrakimiz,
gulf : kılıf, kabuk, kapalı, kendi bildikleri, kabul etmemek
Bel Allah aleyha : bilakis, kapalı, mühür, Allah,
bi kufri-him : hakikatleri, örtme, kabul etmeme, onlar
Fe la yuminun : artık, yok, inanmak, iman etmek
illa kalilan : ancak, az, bir az, az da olsa,

 

155- Fakat onlardan verdikleri sözlerde durmayanlar, Allah’ın ayetlerini görmemezlikten geldiler ve onlar hakikatleri bildirenleri öldürdüler, hakikatlerden başka şeylere yöneldiler ve onlar, bizim gönlümüz kendi bildiklerimizin dışındaki şeyleri kabul etmez, diye söylediler. Bilakis onlar, hakikatleri görmemezlikten gelip önemsemediklerinden dolayı Allah’ı anlayamadılar. Böylece onlar az da olsa inanmadılar.

-156-

وَبِكُفْرِهِمْ وَقَوْلِهِمْ عَلَى مَرْيَمَ بُهْتَانًا عَظِيمًا

Ve bi kufrihim ve kavlihim alâ meryeme buhtânen azîmâ

ve bi kufri-him : hakikatleri görmeyip, örten, kabul etmeyen, onlar
ve kavli-him ala meryem : onların sözleri, Meryem için
Buhtânen azim : yalan söz, iftira, büyük

 

156- Onlardan hakikatleri kabul etmeyenler, Meryem içinde büyük yalanlar söylediler.

-157-

وَقَوْلِهِمْ إِنَّا قَتَلْنَا الْمَسِيحَ عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلَكِن شُبِّهَ لَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ اخْتَلَفُواْ فِيهِ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مَا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِلاَّ اتِّبَاعَ الظَّنِّ وَمَا قَتَلُوهُ يَقِينًا

Ve kavlihim innâ katelnâl mesîha îsâbne meryeme resûlallâh ve mâ katelûhu ve mâ salebûhu ve lâkin şubbihe lehum ve innellezinahtelefû fîhi le fî şekkin minhu mâ lehum bihî min ilmin illâttibâaz zann ve mâ katelûhu yakînâ

ve kavli-him : sözler, söylemek, sözleri, onların sözleri
İnna katelna : muhakkak ki biz, öldürdük, yazık ettik,
el mesih : el yürütmek, temizleyen, mesh eden, iyileştiren,
İsa ibne meryeme : İsa, Ruh, Meryemoğlu İsa
Resul Allah : resul, hakikati gösteren, Allah,
Ve mâ katelû-hu : değil, öldürmek, yok etmek, o
Ve ma salebu hu : değil, çarmıha germek, asarak öldürmek, o
ve lakin : lakin, fakat,
Şubbihe lehum : sağlamlaştırmak, benzer, aynı, onlar
ve inne ellezine : muhakkak, o kimseler,
Ihtelef Fi hi : ihtilaf, ayrılık, onda, onun hakkında, onun hakikati,
le fi şekkin minhu : mutlaka, şüphe içinde, ondan, onun hakkında
Mâ lehum bihi : değil, şey, ne, onlar, ondan, onun hakkında,
Min alim : bir bilgi, bilen
İlla ittibâa el zann : ancak, sadece, tabî oldular, uydular, zan,
Ve ma katel hu : değil, şey, ne, öldürmek, yok etmek, katletmek, onu,
yakinen : kesinlikle, şüphesiz

 

157- Onlar, Allah Resulü Meryem oğlu İsa Mesih’i biz öldürdük, diye söylediler. Onun hakikatini yok edemediler ve onun hakikatini çarmıha geremediler. Lâkin onun hakikatlerini daha da sağlamlaştırdılar. Onlar onun hakikati hakkında ihtilafa düştüler, onun hakkında şüpheler içinde kaldılar, onlar o hakikatler hakkında bir bilgiye ulaşamadılar, onlar sadece zanlarına tâbi oldular ve onlar o hakikati kesinlikle yok edemediler.

-158-

بَل رَّفَعَهُ اللّهُ إِلَيْهِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا

Bel rafaahullâhu ileyh ve kânallâhu azîzen hakîmâ

Bel rafa hu Allah ileyhi : hayır, bilakis, yücelik, yüksetme, huzur, Allah, onu,
ve kâne Allah aziz : oldu, Allah, tüm değerlerin yüce sahibi,
hakim : tüm varlığa hâkim olan,

 

158- Bilakis o Allah’ın yüce makamlarına yükseldi ve tüm değerlerin yüce sahibinin, bütün varlığa hâkim olanın Allah olduğu sırrına vasıl oldu.

-159-

وَإِن مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ إِلاَّ لَيُؤْمِنَنَّ بِهِ قَبْلَ مَوْتِهِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهِيدًا

Ve in min ehlil kitâbi illâ le yuminenne bihî kable mevtihî ve yevmel kıyâmeti yekûnu aleyhim şehîdâ

ve in min ehli kitab : ancak, ise, eğer, kitab ehli, aktarılan söylentide kalan
İlla le yuminenne bihi : ancak, elbette, iman edenler, ona, o hakikatlere
Kabl : önce, evvel, ilerde, o halden geçmek,
mevti-hî : ölüm, idraksizlik, nutfe, verimsizlik, o
ve yevme el kıyâmeti : hakikatlerin ortaya çıktığı gün, dirilik, ölüm vakti,
Yekûnu aleyhim : olur, olacak, onlara, üzerlerine, kendilerini,
şehid : tanık, bilen, heran her yerde hazır olan

 

159- Aktarılan söylentilerde kalanlar; o idraksizlik hallerinden vazgeçtikten sonra, o hakikatleri anladıklarında, elbette iman edenlerden olacaklardır ve onlar ölünceye kadar hakikatleri bilenlerden olacaklardır.

 –160-

فَبِظُلْمٍ مِّنَ الَّذِينَ هَادُواْ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ أُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَن سَبِيلِ اللّهِ كَثِيرًا

Fe bi zulmin minellezîne hâdû harramnâ aleyhim tayyibâtin uhıllet lehum ve bi saddihim an sebîlillâhi kesîrâ

fe bi zulmin : artık, zulümlerde olan, zalimlik, kötülük,
min ellezîne : o kimseler,
Hâdû : yalnız bize yol gösterildi diyen, biz yol gösteririz diyen
Harrem nâ aleyhim : kutsal, sığınak, engel, yasak, biz, hakikatlerimiz, onlara,
Tayyibâtin : temiz, iyi yararlı şeyler, güzel amellerde olan,
uhillet lehum : uygun, iletim, helal olan, onlar
ve bi saddi-him : men etmeleri, engelleyen, geri çeviren, onlar
an sebîli Allah : yoldan, Allah, Allah yolunda, hakikatlerin yolunda,
kesira : çok, çoğu kimse,

 

160- Yalnız biz yol gösteririz diyen o kimseler zulümlerde oldular. Onlar, güzel amellerde olan, hakikatlerimizi anlamaya çalışanlara engel oldular ve onlar Allah yolunda olan çoğu kimseyi geri çevirdiler.

 –161-

وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُواْ عَنْهُ وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا

Ve ahzihimur ribâ ve kad nuhû anhu ve eklihim emvâlen nâsi bil bâtıl ve atednâ lil kâfirîne minhum azâben elîmâ

ve ahzi-him : almak, edinmek, sarılmak, o halde olmak, onlar,
el riba : artış, fazla, şahsi menfaat, çıkar içinde olmak,
ve kad nuhu anhu : olmuş, oldu, men eden, nehy, ondan
ve ekli-him emval : gasp, onların yemeleri, mal, değer,
En nas bi el batılı : insanlar, batıl, asılsız boş şey, haksız
ve ated nâ : hazır, vardır, biz, hakikatimiz,
li el kafirin : hakikatleri görmeyip örten
Azâben muhin : azap, sıkıntı, alçaltıcı, küçük düşürücü, hor hakir

 

161- Onlar şahsi menfaat peşinde oldular ve onlar insanları hakikatlerden men ettiler ve onlar insanların mallarını gasp ettiler, insanları asılsız boş şeylere sürüklediler. Hakikatlerimizi görmezlikten gelip örtenler için, hakir bırakıcı sıkıntılar vardır.

-162-

لَّكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا

Lâkinir râsihûne fîl ilmi minhum vel muminûne yuminûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablike vel mukîmînes salâte vel mutûnez zekâte vel muminûne billâhi vel yevmil âhir ulâike se nutîhim ecran azîmâ

lâkin el râsihûne : lakin, ilimde kamil olan, sağlam olan, gerçeğe ulaşmış
fî el ilmi minhum : ilimde, onlardan
ve el muminûne : müminler, iman edenler
Yuminne bima unzile ileyke : inanır, şey, hakikatler, sunulan, ulaştığın, sana
ve ma unzile : şey, ne, değil, verilen, sunulan hakikatler, indirildi,
min kabli-ke : senden önce
ve el mukimin el salat : her an salât üzere olmak, bağlılık şuurunda olmak
ve el mutune : veren, sunan, bilgilendiren, paylaşan,
el zekat : aklını temizleme hakikatlere ulaşmak
ve el muminûn bi allah : müminler, emin olan, inanan, Allah
ve el yevmi el âhiri : son gün, sonunda
Ulâike se nuti him : işte onlar, yakında, vermek, sunmak, onlar
ecr azim : ecr, karşılık, yüce

 

162- Fakat hakikat ilminde gerçeğe ulaşmış, senin sunduğun ve senden öncekilerin de sunduğu hakikatlere inanıp emin olanlar ve her an Hakk’a bağlılık şuuruyla hareket eden ve aklını temizleyip ulaştığı hakikatlerin bilgilerini paylaşanlar, Allah’a ve sonlarına inananlar, işte onlara yüce karşılıklar vardır.

-163-

إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ كَمَا أَوْحَيْنَا إِلَى نُوحٍ وَالنَّبِيِّينَ مِن بَعْدِهِ وَأَوْحَيْنَا إِلَى إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإْسْحَقَ وَيَعْقُوبَ وَالأَسْبَاطِ وَعِيسَى وَأَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهَارُونَ وَسُلَيْمَانَ وَآتَيْنَا دَاوُودَ زَبُورًا

İnnâ evhaynâ ileyke kemâ evhaynâ ilâ nûhin ven nebiyyîne min badihî ve evhaynâ ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve yakûbe vel esbâti ve îsâ ve eyyûbe ve yûnuse ve hârûne ve suleymân ve âteynâ dâvûde zebûrâ

innâ evhaynâ ileyke : biz, vahy, hay olan, sunduğumuz, anlamak, biz, sana
Kemâ evhayna ila Nuh : gibi, vahy, bildirmek, biz, Nuha
ve en nebiyyin min badi hi : nebiler, haberciler, hakikatleri bildirenler, ondan önce
ve evhaynâ ila ibrahim : vahy, bildirmek, sunduğumuz, biz, İbrahim
ve ismâîle ve ishak : İsmail ve ishak
ve yakûbe ve el esbat : Yakub ve evlatları, torunları
ve isa ve eyyüb ve yunus : İsa ve eyüp ve yunus
ve hârûne ve suleyman : Harun ve Süleyman
ve âteynâ davud : verdik, sunduk, davud,
zebur : mektup, hakikatlerin sözü, kitap, ilahi bilgiler,

 

163- Muhakkak ki sen, sunduğumuz hakikatler üzere olduğun gibi, Nuh da sunduğumuz hakikatler üzereydi ve ondan sonraki Nebiler de, İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub da ve onun evlatları da, İsa da, Eyyüb de, Harun da, Süleyman da sunduğumuz hakikatler üzereydi ve Davud da sunduğumuz ilahi bilgiler üzereydi.

-164-

وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَرُسُلاً لَّمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ وَكَلَّمَ اللّهُ مُوسَى تَكْلِيمًا

Ve rusulen kad kasasnâhum aleyke min kablu ve rusulen lem naksushum aleyk ve kellemallâhu mûsâ teklîmâ

ve resulen : resuller, hakikati gösterenler,
kad kasas na hum : oldu, kıssa, hikâye, öykü, biz, hakikatlerimiz, onlar
Aleyke min kablu : sana, senden, önceden, daha önce
ve resulen : resuller, hakikati gösterenler,
lem : değil, bilmediğin,
naksus-hum aleyke : kıssa, hikâye, hakikatlerimiz, onlardan, sana
ve kelam Allah : söz, kelam, ifade, konuşmak, söylemek, Allah
musa teklimen : musa, konuşmak, anlatmak, hakikati ifade etmek,

164- Senden önce de hakikatlerimizi anlatan Resuller oldu. Hakikatlerimizi anlatanlardan bilmediğin Resuller de oldu. Musa Allah’ın kelamını anladı ve bu hakikati anlattı.

-165-

رُّسُلاً مُّبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزًا حَكِيمًا

Resulen mubeşşirîne ve munzirîne li ellâ yekûne lin nâsi alâllâhi huccetun ba’der resul ve kânallâhu azîzen hakîmâ

resulen : resuller, hakikati gösterenler,
mubeşşirîne : müjde, sevindirmek, ümit verme
ve munzirîne : hakikatleri açıklayan ve uyaran
Li ella yekune li el nas : için, olmaması, insanlar için, insanların
alâ allâh : Allah’a karşı
Huccetun bade : hüccet, delil, sonra,
resul : hakikati gösteren, resül,
ve kâne Allah aziz : oldu, Allah, tüm değerlerin yüce sahibi,
hakim : tüm varlığa hâkim, olan

 

165- Resuller; ümit vermek ve hakikatleri açıklayıp uyarmak, insanların Allah’ın hakikatlerine karşı olmamaları, sonra da Resullerin sunduğu deliller üzere olmaları için ve tüm değerlerin yüce sahibinin, tüm varlığa hâkim olanın Allah olduğunu anlatmak için ortaya çıktı.

-166-

لَّكِنِ اللّهُ يَشْهَدُ بِمَا أَنزَلَ إِلَيْكَ أَنزَلَهُ بِعِلْمِهِ وَالْمَلآئِكَةُ يَشْهَدُونَ وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا

Lâkin allâhu yeşhedu bi mâ enzele ileyke enzelehu bi ılmihî vel melâiketu yeşhedûn ve kefâ billâhi şehîdâ

Lâkin Allah yeşhedu : lakin, fakat, öyle ki, Allah, şahit, bilen
bi mâ enzele ileyke : şey, hakikatlere, indirildi, sunuldu, sana, senin
Enzele hu bi ılmi hi : onu sundu, indirdi, ilmi, o, onun
ve el melâiketu : güç, her varlıktaki güç, melekler,
yeşhedu : bilen, tanık,
ve kefâ bi Allah : kâfi, yeterli, Allah,
şehiden : heran heryerde hazır olan

 

166- Öyle ki, senin sunduğun hakikatlerle Allah’ı bilenler, tecelli eden o ilmi anlayanlar ve her şeydeki O’nun gücünü bilenler için, her an her yerde olan Allah kâfidir.

-167-

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَصَدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ قَدْ ضَلُّواْ ضَلاَلاً بَعِيدًا

İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ

İnne ellezine keferu : muhakkak, hakikatleri görmemezlikten gelenler
ve saddû : alıkoydular, engellediler, men etme,
an sebil Allah : Allah yolundan, hakikatlerinden,
Kad dallu dalelen : oldu, dalalet, sapmak, cehaletine sapmak,
baiden : hakikatlerden uzaklaşmak, uzak olan,

 

167- Muhakkak ki hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler ve Allah yolunda olanlara engel olanlar, onlar hakikatlerden uzaklaşıp kendi cehaletlerine sapmışlardır.

-168-

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَظَلَمُواْ لَمْ يَكُنِ اللّهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلاَ لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقاً

İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ

İnne ellezine keferu : muhakkak, hakikatleri görmemezlikten gelenler
ve zalemû : kötülük, zulmettiler, haksızlık ettiler
lem yekun Allah : olmaz, değil, anlayamaz, Allah
li yagfira lehum : mağfiretini, onlar
ve la li yehdiye hum : yok, için, yol gösteren, onlar,
tarikan : usûl, yol, tarz

 

168- Muhakkak ki hakikatleri görmemezlikten gelip örtenler ve zalimlik yapanlar, Allah’ı anlayamazlar, onlar mağfiret içinde olamazlar ve onların gittikleri yolda, onlara hakikatin yolunu gösteren de olmaz.

-169-

إِلاَّ طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللّهِ يَسِيرًا

İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ

İllâ tarika : ancak, sadece, yol, gittikleri yol,
cehennem : cehennem, derin kuyu, cehaletin yakıcılığı
Hâlidîne fiha ebeden : sürekli, devamlı, orada, kalacak olanlar
ve kâne zalike  : oldu, işte bu
alâ Allâh yesiran : Allah’a, kolay, önemsememe

 

169- İşte böylece Allah’ı önemsemeyenlerden olduklarından dolayı, onların gittikleri yol cehaletin cehennemidir ve devamlı o hâlin içindedirler.

-170-

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِن رَّبِّكُمْ فَآمِنُواْ خَيْرًا لَّكُمْ وَإِن تَكْفُرُواْ فَإِنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَكَانَ اللّهُ عَلِيمًا حَكِيمًا

Yâ eyyuhân nâsu kad câekumur resûlu bil hakkı min rabbikum fe âminû hayran lekum ve in tekfurû fe inne lillâhi mâ fîs semâvâti vel ard ve kânallâhu alîmen hakîmâ

Ya eyyuhâ el nas : ey insanlar
Kad cea kum el resul : oldu, geldi, resul, hakikat gösteren,
bi el hakkı : hakk ile, gerçekler, hakikatler,
min rabb kum : rabbinizin
Fe âminû hayr lekum : inanmak, iman etmek, hayırlı, iyi olan, sizin için
Ve in tekfurû : eğer, şayet, örtmek, kabul etmemek
Fe inne li Allah : Allah’ındır,
ma fi el semavat  : göklerde olanlar,
ve ma el ardı : arz, yeryüzü, yerde olanlar,
ve kâne Allah alimen : oldu, Allah, ilmin sahibi, ilmiyle var eden
hakim : tüm varlığa hâkim olan, hükümlerin sahibi,

 

170- Ey insanlar! Rabbinizin hakikatlerini bildiren Resuller size geldi. Artık sizin için iman etmek daha hayırlıdır. Eğer hakikatleri görmemezlikten gelip örterseniz, göklerde olanların ve yerde olanların Allah’ın olduğunu ve ilmin sahibinin, tüm varlığa hâkim olanın Allah olduğunu anlayamazsınız.

-171-

يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُواْ فِي دِينِكُمْ وَلاَ تَقُولُواْ عَلَى اللّهِ إِلاَّ الْحَقِّ إِنَّمَا الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّهِ وَكَلِمَتُهُ أَلْقَاهَا إِلَى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِّنْهُ فَآمِنُواْ بِاللّهِ وَرُسُلِهِ وَلاَ تَقُولُواْ ثَلاَثَةٌ انتَهُواْ خَيْرًا لَّكُمْ إِنَّمَا اللّهُ إِلَهٌ وَاحِدٌ سُبْحَانَهُ أَن يَكُونَ لَهُ وَلَدٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الأَرْضِ وَكَفَى بِاللّهِ وَكِيلاً

Yâ ehlel kitâbi lâ taglû fî dînikum ve lâ tekûlû alâllâhi illâl hakk innemâl mesîhu îsâbnu meryeme resûlullâhi ve kelimetuhu elkâhâ ilâ meryeme ve rûhun minhu fe âminû billâhi ve resulihî ve lâ tekûlû selâset intehû hayran lekum innemâllâhu ilâhun vâhid subhânehû en yekûne lehu veled lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve kefâ billâhi vekîlâ

Yâ ehle el kitab : ey aktarılan söylentide kalan, okuduğu kitapda kalan,
lâ taglû : haddi aşmayın, yalan yanlış şeylerde kalmayın,
fi dini kum : din hakkında, yaratılış yasaları, siz
Ve lâ tekûlû ala Allah : demeyin, söylemeyin, Allaha karşı
İllâ el hakka : başka, sadece, gerçek, doğru, hakikat
İnnema : ancak, sadece,
el mesîhu : Mesih, temizleyen, bilgi sunan, iyileştiren,
isa ibnu Meryem : Meryem oğlu İsa,
resul allah : resul, hakikatleri gösteren,  Allah
ve kelimetu-hu : kelimesi, sözü, hakikati, tecelli, o
elkâ-hâ illa meryem : ilka, bırakma, koyma, ona, Meryem
Ve ruhun minhu : Ruh, ondan, hakktan, Allah’tan
Fe aminu bi Allah : artık, Allah’a iman edin, inanın,
ve resulhi : resul, hakikati gösteren, o
ve la tekulû selaset : söylemeyin, üç, akıcı konuşma, anlaşılır, ahenkli
İntehu hayran lekum : bitmiş, sona ermiş, tamamlanmış, iyi olan, size
İnnemâ Allah ilah vahid : ancak, sadece, Allah, ilah, var eden, tek
subhâne-hû : noksan sıfattan münezzehtir, o
en yekûne lehu veled lehu : olmak, olması, onun, çocuk, onun
ma fi el semavat  : yerde ne varsa
ve ma el ardı : arz, yeryüzü, yer
ve kefâ bi Allah vekil : kâfi, yeter, Allah, bütün her şeyde yetkili olan

 

171- Ey aktarılan söylentilerde kalanlar! Siz din hakkında yalan yanlış şeylerde olmayın ve Allah’ın hakikatlerinin dışında bir şey söylemeyin. Meryem oğlu İsa ancak Allah’ın hakikatlerini gösteren, hakikatlerinin bilgilerini sunan biriydi. Meryem’den ona bırakılan o bir kelimeydi. O Allah’tan bir Ruh’tu. Artık Allah’a inanın ve o resulü anlayın. İfadelerinizi anlaşılır bir konuşmanın dışında söylemeyin. Sizin için hayırlı olanların dışındakileri bırakın. Allah ancak tek bir güçtür, O noksan sıfatlardan münezzehtir, O çocuk edinmez, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa her şey O’nundur ve Allah bütün her şeyde yetkili olandır.

-172-

لَّن يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَن يَكُونَ عَبْداً لِّلّهِ وَلاَ الْمَلآئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ وَمَن يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ إِلَيهِ جَمِيعًا

Len yestenkifel mesîhu en yekûne abden lillâhi ve lâl melâiketul mukarrabûn ve men yestenkif an ibâdetihî ve yestekbir fe se yahşuruhum ileyhi cemîâ

len yestenkife : asla çekinmez, kaçınmazdı,
el Mesih : Mesih, el yürütmek, temizlemek, bilgisini sunmak,
en yekûne abden li Allah : olmak, kul, Allah
Ve la el melâiketu : yok, güç, kuvvet, melekler
el mukarrabûne : yakınlık, kurban, kurbiyet
ve men yestenkif : kim çekinir, kaçınır, anlayamaz, bağı kuramaz, irtibatı kuramaz
an abdi ti hi : kul, kulluk, onun, Allah’ın
ve yestekbir : kibirlenir, büyüklenir, kendini yüce görür
Fe se yahşuru-hum : artık, topluluk, birlik, bütünlük, onlar,
İleyhi cemian : ona, kendisine, kendi huzurunda, hepsi, tüm, cem

 

172- Mesih; Allah’ın kulu olduğunu ve yakınlığını, kendindeki gücün O olduğunu söylemekten asla çekinmezdi. Kim Allah’ın kulu olduğunu anlayamazsa, o bir kibirlenme içine düşer ve böylece o, bütün varlığın kendinde cem olduğunu anlayamaz.

-173-

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ وَيَزيدُهُم مِّن فَضْلِهِ وَأَمَّا الَّذِينَ اسْتَنكَفُواْ وَاسْتَكْبَرُواْ فَيُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا أَلُيمًا وَلاَ يَجِدُونَ لَهُم مِّن دُونِ اللّهِ وَلِيًّا وَلاَ نَصِيرًا

Fe emmâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yuveffîhim ucûrahum ve yezîduhum min fadlihî ve emmâllezînestenkefû vestekberû fe yuazzibuhum azâben elîmen ve lâ yecidûne lehum min dûnillâhi veliyyen ve lâ nasîrâ

Fe emma ellezine amenu : böylece, artı, ama, ise, fakat, iman edenler
ve amilû es sâlihâti : dosdoğru çalışmalarda olan, Salih amel, iyi çalışma
Fe yuveffî-him : artık, onlara ödenir, vefa, teslimiyet,
ecr hum : karşılık, ecir, ücret, onlar,
ve yezîdu-hum : arttırır, fazla, onlar
min fadli-hî : lütuf, fazilet, erdemlilik, fazilet,  o
Ve emme ellezine istenkef : ama, fakat, o kimseler, çekinme, yapmama, isteksiz
ve istekberû : kibirlenirler, büyüklenirler
Fe yuazzibu-hum : artık, azap edilen, sıkıntı, onlar
Azâben elim : azap, sıkıntı, elim, acı
ve la yecid lehu : bulamaz, o
Min duni Allah veliy : ondan başka, Allah, dost
ve lâ nasiran : yok, yardımcı

 

173- İman edenler ve dosdoğru hakk yolunda çalışanlara gelince; artık onlar vefalı olduklarından dolayı karşılıklarını bulurlar ve onların o faziletleri artar. Fakat hakikatlerden kaçınanlar ve kibirlilik içinde olanlar; artık onların sıkıntıları acı sıkıntılardır ve yine de onlara Allah’tan başka dost da olmaz ve yardımcı da yoktur.

-174-

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا

Yâ eyyuhân nâsû kad câekum burhânun min rabbikum ve enzelnâ ileykum nûran mubîn

yâ eyyuhâ el nas : ey insanlar
Kad cea kum burhânun : oldu, geldi, sunuldu, siz, kesin delil, isbat
min rabbi-kum : Rabbiniz’den, sizi vücudlandıran,
ve enzelnâ ileykum : indirdik, sunduk, size, üzerinizde,
Nuran mubînen : nur, tecelli, açık, apaçık

 

174- Ey insanlar! Sizi vücudlandıranın kesin delilleri, sizin üzerinizde size sunuldu ve nurumuzu sizin üzerinizde apaçık sunduk.

-175-

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُواْ بِاللّهِ وَاعْتَصَمُواْ بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِّنْهُ وَفَضْلٍ وَيَهْدِيهِمْ إِلَيْهِ صِرَاطًا مُّسْتَقِيمًا

Fe emmâllezîne âmenû billâhi vatesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ

Fe emma ellezine amenu : böylece, artı, ama, ise, fakat, iman edenler
bi allâhi : Allah’a
ve itesamû bihi : sarıldılar, ona
Fe se yudhılu-hum : artık, onları dahil edecek, koyacak
fî rahmetin minhu : rahmetin içine, kendinden,
ve fadlın : fazıl, lütuf, nitelik, erdemlilik, fazilet,
ve yehdî-him ileyhi : yol gösterecek, rehber olan ona, kendisine,
sırâtan mustekîmen : dosdoğru yol,

 

175- Bundan sonra Allah’a iman edenler ve O’nun hakikatlerine sımsıkı sarılanlara gelince; artık onlar O’nun rahmetini kendi içlerinde bulurlar ve fazilet sahibi olurlar ve onların rehberi kendilerindeki dosdoğru o yolun hakikatleridir.

-176-

يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلاَلَةِ إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ وَهُوَ يَرِثُهَآ إِن لَّمْ يَكُن لَّهَا وَلَدٌ فَإِن كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ وَإِن كَانُواْ إِخْوَةً رِّجَالاً وَنِسَاء فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الأُنثَيَيْنِ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّواْ وَاللّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Yesteftûneke kul allâhu yuftîkum fîl kelâleh inimruun heleke leyse lehû veled ve lehû uhtun fe lehâ nısfu mâ terak ve huve yerisuhâ in lem yekun lehâ veled fe in kânetesneteyni fe lehumâs sulusâni mimmâ terak ve in kânû ıhveten ricâlen ve nisâen fe liz zekeri mislu hazzıl unseyeyn yubeyyinullâhu lekum en tadıllû ve allâhu bi kulli şeyin alîm

yesteftûne-ke : bilgi, danışma, sorma, sen,
Kul allahu yufti kum : anlat, Allah, bilgi, fetva, bildirme, siz
fî el kelâleti : yorgun, bitkin, bezgin, zorlanma, uzak akraba
in emr heleke : eğer, iş, hüküm, erkek, helak, yok olma, yazık, kayıp
Leyse lehu veledun : değil, olmadı, yok, onun, çocuk, evlat, doğuş, irfan
ve lehû uhtun : onun, kardeş, ihvan, kız kardeş
fe lehâ nısfu : artık, onun, ortası, yarısı, adalet, insaf, hak
Ma terake : şey, ne, değil, terketti, bıraktı, uzak durmak
ve huve yerisu ha : o, varis, kalan, bırakılan, ona
İn lem yekun leha : eğer, şayet, ise, olmamış, yok, onun, eğer yok ise,
veled : çocuk, evlat, doğuş, irfaniyet,
Fe in kânete isneteyni : artık, eğer, ise, oldu, ikilik,
fe lehumâ el sulasani : artık, onların, üç ders, tecelliler, aslisi, asliyeti
Mim ma terake : şeyler, bıraktı, terk etmek, terk ettiği şeyler, fenalar
ve in kanu ihveten : eğer, ise, oldu, ihvan, kardeş,
rical : ileri gelen, ehil kimse, bilgili, kâmil kişi,
ve nisâen : kadın, nefsini bilme yolunda olan
Fe li ez zekeri : artık, için, kâmil olan, er olan, hatırlayan, anlayan
Mislu hazz : misli, gibi, kadar, hoşluk, huzur, haz, hissiyat,
el unseyeyni : asliyet, ünsiyet, özleri, tüm varlığın geldiği öz
Yubeyyinu Allah lekum : açıklıyor, apaçık açıklıyor, Allah, size
tadıllû : sapmak, cehalete sapmamanız,
Ve Allâh bi kulli şey : Allah, bütün her şey,
alim : ilmin sahibi, ilmiyle var eden

 

176- Senden bilgi istiyorlar. Anlat: Allah size hükümlerini her an bildiriyor. Eğer o hükümleri anlamada bir zorluk içindeyseler, o konuda bir irfaniyetleri yoksa, ona o yolda olan bir kardeşi yardım etsin. Böylece ona, hakikatleri terk etmeden adalet içinde olmasını tavsiye etsin. O da ona aktarılan bilgilerle hareket etsin. Eğer ona sunulan bilgiyi anlamada zorlanıyor, ikilik halinde kalıyorsa, terk ettiği fenalara dönmeden, asliyetini anlayıncaya kadar gayret göstersin. Eğer ehil kimselerden olursa, o da nefsini bilme yolunda olanlara özlerini anlayıncaya kadar yardım etsin. Allah, sizlerin cehalete sapmamanız için tüm varlıktan hakikatleri her an apaçık bildiriyor ve Allah bütün her şeydeki ilmin sahibidir.