ŞÛRÂ SÛRESİ

 

-1-

حم

Ha, mim : zat, hu, zati ilahiye, nokta, Allah, kâmil insan, mümin,

 

1- Hâ, Mîm

 

-2-

عسق

Ayn sin kaf : ayniyet, ta kendisi, sıfatlar, insan, fenafillâh, ufuk,

 

2- Ayn, Sîn, Kâf

 

-3-

كَذَلِكَ يُوحِي إِلَيْكَ وَإِلَى الَّذِينَ مِن قَبْلِكَ اللَّهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Kezâlike yûhî ileyke ve ilellezîne min kablikellâhul azîzul hakîm

Kezâlike : işte, işte tüm bu varlık, her şey, hem de,
yuhi ileyke : vahyeden, hakikatleri bildiren, Hayy olan, sana
ve ilâ ellezîne min kabli ke : senden öncekilere de
Allâhu el aziz : Allah, tüm değerlerin yüce sahibi,
el hakim : tüm varlığa hâkim olan, hüküm hikmet sahibi

 

3- İşte tüm bu varlıktan, sana da ve senden öncekilere de hakikatleri bildiren Allah; tüm sıfatların yüce sahibidir, tüm varlığa hâkim olandır.

 

-4-

لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ

Lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve huvel aliyyul azîm

Lehu ma fi el semavat : onun, göklerde ne varsa
Ve mâ fi el ard : yerde ne varsa
Ve huve el aliyyu : o, ilmin sahibi,
el azim : karar sahibi, yüce, azimet, kudretli,

 

4- Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa her şey O’nundur ve O ilmin sahibidir, varlığı var etmedeki karar sahibidir.

-5-

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِن فَوْقِهِنَّ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَن فِي الْأَرْضِ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Tekâdus semâvâtu yetefattarne min fevkıhinne vel melâiketu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yestagfirûne li men fîl ard e lâ innellâhe huvel gafûrur rahîm

Tekâdu : hemen, olup duruyor, takdir, oluş, sunulmak,
el semavat : ulvi âlem, gök,
yetefattarne : yarılıp açılma, varoluş, açığa çıkma, yaratılış,
Min fevkı hinne : üstünde, yüksek derece, yüksek makam, onların
ve el melâiketu : tüm kuvveler, güç, her varlıktaki güç,
yusebbihune : yüzmek, dolaşmak, hareket eden, tecelli eden,
Bi Hamdi : hamd, tüm niteliklerin sahibi,
rabbi-him : rab, vücudlandıran, onlar, kendileri,
ve yestagfirûne : mağfiret, tertemiz lütufları sunan,
li men fi el ard : kimseler için, yeryüzü, toprak,
E la inne   : öyle değil midir? Gerçek bu değil midir?
Allah huve : Allah, O
el gafur : mağfiret edendir, tertemiz lütufları sunan
el rahim : rahim olan, varlığı özünden var eden

 

5- Yüksek makamlarda olanlar; varoluşun Ulvi Âlem’den her an açığa çıktığını, kendilerini vücudlandıranı, tüm niteliklerin sahibini, her an tecelli edeni, her varlıktaki gücü bilirler ve yeryüzündeki kimseler için tertemiz lütuflar sunanı bilirler. Allah O’dur ki; tüm varlığı özünden var edendir, tertemiz lütufları sunandır. Gerçek bu değil midir?

 

-6-

   وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَولِيَاء اللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِوَكِيلٍ

Vellezînettehazû min dûnihî evliyâllâhu hafîzun aleyhim ve mâ ente aleyhim bi vekîl

ve ellezîne ittehazu : o kimseler, çekilmek, dönmek, sığınmak, edinmek,
Min duni hi : den başka, zanna dayalı şeyler,
evliya Allahu : dost, Allah
Hafîzun aleyhim : muhafaza eden, gözeten, koruyan, onları, kendileri,
ve mâ ente aleyhim : sen değilsin, onlara, onların üzerine,
bi vekil : vekil, sorumlu olan, koruyan, başkasının işine gören,

 

6- Allah’ ı bırakıp ta başkalarını evliya edinen kimseler ise, kendilerini koruyanı bilemezler. Sen onlara vekil olacak değilsin.

-7-

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لِّتُنذِرَ أُمَّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ

Ve kezâlike evhaynâ ileyke kurânen arabiyyen li tunzire ummel kurâ ve men havlehâ ve tunzire yevmel cemi lâ reybe fîh ferîkun fîl cenneti ve ferîkun fîs saîr

ve kezâlike : işte böyle, işte bu görünen, böylece,
evhayna ileyke : vahyettik, bildirdik, hayat verdik, sunduk, sana
Kuran : okunan şey, kâinat kitabı, hakikatlerin sözleri,
arabiyyen : anlaşılır dil, anlaşılır bir şekilde,
li tunzire : uyarman için, hakikatleri açıklayıp uyarmak,
em el kura : aslı, asıl, gerçek, köy, eski anlayışlarında kalan,
ve men havle ha : kim, kimse, onun etrafında, etrafındaki,
ve tunzire : uyaran, açıklayan, açıkladığın hakikatlerden,
yevme el cemi : gün, vakit, zaman, an, birlik, toplamak, bir arada,
la reybe fihi : yok, şüphe etmesinler, o hakikatler hakkında,
ferikun fî el cenneti : onların bir kısmı, cennet, huzur içinde
ve ferîkun : bir kısım, fırka,
fi es sairi : ötekileştirme halinde, öbürü görmek, öteki,

 

7- Anlaşılır bir şekilde tüm kâinat kitabını sana sunduk. Eski anlayışlarını gerçek bilenlere ve onların etrafındaki kimselere, hakikatleri açıklayıp uyarma içinde ol. Artık tüm varlığın her an bir bütünlük içinde olduğu hakikatini onlara açıkla. O hakikatler hakkında şüphe etmesinler. Onların bir kısmı hakikatleri anlayıp huzur bulur ve bir kısmı da ötekileştirmenin cehaletinde kalır.

 

-8-

وَلَوْ شَاء اللَّهُ لَجَعَلَهُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَلَكِن يُدْخِلُ مَن يَشَاء فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُم مِّن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ

Ve lev şâallâhu le cealehum ummeten vâhıdeten ve lâkin yudhilu men yeşâu fî rahmetih vez zâlimûne mâ lehum min velîyyin ve lâ nasîr

ve lev şae Allahu : eğer, oldu, kaldı, şayet, istek, arzu, irade, Allah
Le cealehum : elbette, kıldı, yaptı, düzenledi, sundu, onlar, her şey
ummete vahidet : ümmet, topluluklar, tek millet, benzer özellik, bir
ve lâkin yudhilu : lakin, bundan sonra, dahil olur, girer, o halde olur,
men yeşau : kim, kimse, ister, isteyen,
fi rahmet hi : rahmet, fayda veren, o
ve el zâlimûne : zalimler, zulüm edenler,
ma lehum : onlar değil
Min veliyyin : dost
ve la nasirin : yok, yardımcı

 

8- Bir birlik içinde, benzer özellikler halinde onların düzenlenmesi Allah’ın isteğinden başka bir şey değildir. Bundan sonra O’nun rahmetini anlamak isteyen kimse, o hakikatlere dahil olur. Zalimler dost olanlar değildir ve yardımları da yoktur.

 

-9-

 أَمِ اتَّخَذُوا مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء فَاللَّهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِي المَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Emittehazû min dûnihî evliyâe fallâhu huvel velîyyu ve huve yuhyîl mevtâ ve huve alâ kulli şeyin kadîr

Em ittehazû : yoksa, edindiler, sarıldılar, kaldılar,
min dunihi evliya : ondan başka, dostlar,
Fe allâhu huve el veliyyu : oysa, Allah, o dur, dost olan
ve huve yuhyi : o, hayat verendir,
el mevta : ölümü verendir, sınırlayan,
ve huve ala kulli şeyin kadir : o, bütün her şeydeki kudrettir,

 

9- Yoksa O’ndan başka dostlar mı edindiler? Oysa Allah; O’dur dost olan ve O’dur hayat veren, ölümü sunan ve O bütün her şeydeki kudrettir.

 

-10-

وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

Ve mahteleftum fîhi min şeyin fe hukmuhû ilallâh zâlikumullâhu rabbî aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb

Ve ma ihtelef tum : şey, ne, değil, aykırılık ayrılık, farklılık, siz,
fî-hi min şeyin : bütün her şeyde olan, bir şey hakkında,
Fe hukmu-hu ila Allah : hüküm, kural, hâkim, gerçek, Allaha ait
Zâlikum Allahu : işte o, işte bu, Allah,
rabbi aleyhi : rabbim, vücudlandıran, o, ona
Tevekkeltu : ona, tüm varlığıyla teslim olmak,
ve ileyhi unib : ona, yönelmek, inabe,

 

10- Siz bir konu hakkına ihtilâfa düştüğünüzde, onun gerçeğini Allah’ta arayın. İşte, beni vücudlandıran Allah’tır, tüm varlığımla O’na teslim oldum ve O’na yöneldim, deyin.

 

-11-

فَاطِرُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَعَلَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا وَمِنَ الْأَنْعَامِ أَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

Fâtırus semâvâti vel ard ceale lekum min enfusikum ezvâcen ve minel enâmi ezvâcâ yezreukum fîh leyse ke mislihî şeyun ve huves semîul basîr

Fâtıru : yaratan, vücuda getiren, var eden,
el semavat ve el ardı : gökleri ve yerleri
Ceale lekum : düzenledi, sizleri,
min enfusi kum : kendi aranızda
ezvâcen : eşler, sınıf, türler, denk, çeşitler, birlik,
ve min el enâmi : varlık, hayvan, mahlûkat, hareketli olan, eşler
ezvacen : eşler, sınıf, türler, denk, çeşitler, birlik,
yezreu-kum : sizi çoğaltıp yayar
Fi hi Leyse  : orada, değil,
Ke misli hi şeyun : onun benzeri gibi, misli, bir şey
ve huve el semiu : ondandır, işitme,
el basiru : görme

 

11- Gökleri ve yeri vareden, kendi aranızda sizleri çeşit çeşit düzenleyen, tüm mahlûkatı çeşitlendiren, sizi çoğaltıp yayan O’dur. O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur ve işitme, görme O’ndandır.

 

-12-

لَهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاء وَيَقْدِرُ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Lehu mekâlîdus semâvâti vel ard yebsutur rızka li men yeşâu ve yakdir innehu bi kulli şeyin alîm

Lehu mekalidu : onun, anahtar, hazine, kilit, değerler,
el semavat ve el ard : gökler ve yer,
Yebsutu : genişletir, ferah, döşenmiş, anlamak,
el rızkı : rızık, nimet, sıfat
Li men yeşau : kimse, kim, isteyen, ister,
ve yakdiru : ölçü, düzen, plan, takdir eder, var eden,
inne-hu bi kulli şeyin : muhakkak ki o bütün her şey,
alim : ilmin sahibi, ilmiyle var eden,

 

12- Tüm değerler O’na aittir. Gökleri ve yeri sıfatlarıyla yayıp döşeyendir ve varlığın varoluşundaki takdir sahibidir. İsteyen kimseler için hakikatlere ulaşmak vardır. Muhakkak ki O bütün her şeydeki ilmin sahibidir.

 

-13-

شَرَعَ لَكُم مِّنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَن يَشَاء وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَن يُنِيبُ

Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh kebure alel muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb

Şerea : hakikate uygun, ilahi kanun, usul içinde açıklama,
Lekum min el dini : sizlere, dinin, yaratılış yasaları,  varoluş yasaları,
mâ vassâ bi hi Nûh : vasiyet edildi, onu, hakikatleri, Nûh
ve ellezî : onu, ki o, hakikatleri, varoluş yasaları,
evhay na ileyke : vahyettik, bildirdik, sunduk, hayat verdik, biz, sana
ve mâ vassay nâ : vasiyet ettik, tavsiye, biz,
bihi ibrahim : onu, o hakikatleri, İbrahim
ve mûsâ ve isa : Mûsâ ve İsâ
en ekîmû : dosdoğru, ayakta tutma, diri tutma, ikame etmeleri
el dine : din, varlığın yaratılış yasaları,
ve lâ teteferrekû fi hi : ayrılığa, fırka düşmeyin, onda
Kebure : ağır, zor geldi
alâ el muşrikîne : müşriklere, ortak koşanlar,
mâ tedû- : uymadılar, davete uymadılar, onlar,
İleyhi Allâhu : ona, ona yönelmek, Allah,
yectebi : yücelik, seçmek, seçkin, tercih etmek,
İleyhi men yeşau : ona, kendinde, kim ister, isteyen kimse
ve yehdî ileyhi : yol gösterme, hidayet, ulaşmak, ona,
men yunibu : kim, kimse, yönelen, her şeyiyle yönelen

 

13- Nûh’a varoluş yasalarını bir usûl içinde açıklanması vasiyet edildi ve İbrâhîm’e de o hakikatleri açıklaması vasiyet edildi. Sana da o hakikatleri açıklamanı vahyettik. Mûsâ’ya ve İsa’ya da, dini dosdoğru anlatmaları ve onda fırkalara ayrılmayın diye söylemelerini bildirdik. Fakat ortak koşanlara bu hakikatler zor geldi. Onlar bu hakikatlere uymadılar. Artık isteyen kimse; Allah’ın hakikatlerini anlamayı tercih eder, O’na yönelir. Her şeyiyle O’na yönelen kimseye hakikatlere ulaşmak vardır.

 

-14-

وَمَا تَفَرَّقُوا إِلَّا مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى لَّقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الَّذِينَ أُورِثُوا الْكِتَابَ مِن بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِّنْهُ مُرِيبٍ

Ve mâ teferrekû illâ min badi mâ câehumul ilmu bagyen beynehum ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike ilâ ecelin musemmen le kudıye beynehum, ve innellezîne ûrisûl kitâbe min ba’dihim le fî şekkin minhu murîb

ve mâ teferrekû : şey, ne, değil, ayrılık, fırka, ikilik, dağılma
İlla min badi : başka, sadece, sonra, ardından,
ma cae hum : şey, ne, değil, gelen, yapan, sunulan, onlar,
el ilmi : ilim, bilgi,
bagyen beyne hum : hasetlik, kıskançlık, zulüm, aralarında, onlarda,
ve lev lâ kelimetun : olmasaydı, kelime, tecelliler, söz,
sebakat : geçti, önceki, bir önceki
min rabbi-ke : Rabbinin
ilâ ecelin musemmen : bir ecele, belli bir zaman içinde, belirlenen vakit,
Le kudiye beyne hum : kada, takdir, yerine getirme, işleyiş, icabet, aralarında,
ve inne ellezîne urise : muhakkak ki onlar, varis, verilen, bırakılan, bildirilen
El kitabe min badi-him : kitap, varlık kitabı, yazılı olan, onlardan sonra
Le fi şekk minhu : içinde, ikilik, şüpheler, tereddüt, ondan, onun hakkında
murib : kuşku, endişe verici, şüphelendirici, rahatsız,

 

14- Aralarında bir kıskançlık içinde olan kimseler; onlara gelen ilmi anlayamadılar, sonra da fırkalara bölündüler. Eğer önceden onlara sunulan Rabbinin kelimelerini yok saymasalardı, belli bir zaman içinde anlasalardı, elbette onlar aralarında hakikatlere icabet ederlerdi. Muhakkak ki onlardan sonra da kitabın hakikatlerini bildiren kimseler olacaktır. Elbette, yine şüpheler içinde kalanlar, sunulan hakikatleri endişe verici bulanlar olacaktır.

 

-15-

فَلِذَلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ وَقُلْ آمَنتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمُ اللَّهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا أَعْمَالُنَا وَلَكُمْ أَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ اللَّهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ

Fe li zâlike fedu vestekım kemâ umirt ve lâ tettebi ehvâehum ve kul âmentu bi mâ enzelallâhu min kitâb ve umirtu li adile beynekum, allâhu rabbunâ ve rabbukum lenâ amâlunâ ve lekum a’mâlukum, lâ huccete beynenâ ve beynekum allâhu yecmeubeynenâ ve ileyhil masîr

fe li zâlike fedu : işte, artık, bunun için, davet et
ve istekım kema umirte : istikamet üzere ol, emrolunduğun gibi
ve lâ tettebi : tabî olma, uymak, takip etmek
ehvae hum : onların heva heveslerine, çıkarına göre davranmak,
Ve kul amentu : de, anlat, iman ettim, inandım,
bi mâ enzele : sunulan, indirilen şey
Allâhu min kitabin : Allah’ın kitabından
ve umirtu : ben emrolundum
li adile beyne kum : için, adil, adalet, dosdoğru, sizin aranızda
Allahu rabbu-nâ : Allah, rabbimiz, bizi de vücudlandıran,
ve rabbu-kum : sizi de vücudlandıran,
Lena amâlu-nâ : bize ait, bizim amellerimiz
ve lekum amalu kum : sizin amelleriniz size
lâ huccete : hüccet, senet, iddia, çekişme yoktur,
Beyne na ve beyne-kum  : bizim ve sizin aranızda,
Allah yecmeu beyne nâ : Allah, birlik, toplayan, bizleri,
ve ileyhi el masiru : ona dönüş,

 

15- İşte bunun için sen; hep hakikatlere davet et, emrolunduğun gibi dosdoğru ol, onların hevalarına uyma. De ki: Allah’ın kitabından sunulan şeylere iman ettim, ben sizin aranızda adalet için emrolundum. Allah sizi de vücudlandırandır ve bizi de vücudlandırandır. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sizedir. Sizinle bizim aramızda bir iddialaşma olmaz. Allah bizleri bir bütünlük içinde tutandır ve dönüş O’nadır.

 

-16-

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِن بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِندَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ

Vellezîne yuhâccûne fîllâhi min badi mestucîbe lehu huccetuhum dâhıdatun inde rabbihim ve aleyhim gadabun ve lehum azâbun şedîd

ve ellezîne yuhaccune : onlar, tartışan, anlaşmazlık,
Fi Allah min badi : Allah hakkında, uzak, sonradan
ma estucibe : şey, ne, değil, icabet edilen, uyulan,
Lehu huccet-hum : ona, hüccet, delilleri, tez, iddia, onlar,
dahidatun : batıl, geçersiz, boş,
inde rabbi-him : ona ait, katında, yanında, rabb, onlar
ve aleyhim gadabun : onlar, halleri, öfke, hiddet
ve lehum azabun şedid : onlar, azap, sıkıntı, şiddetli, daha fazla

 

16- Allah hakkında tartışan kimselerden uzak dur. Onlar Rabbe ait hakikatler hakkında batıl şeyler içindedirler. Onlara hakikatler delilleriyle sunulduğu halde icabet etmezler ve onlar bir öfke halindedirler ve onlar daha fazla sıkıntılarda kalırlar.

 

-17-

اللَّهُ الَّذِي أَنزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ

Allahullezî enzelel kitâbe bil hakkı vel mîzân ve mâ yudrîke lealles sâate karîb

Allâhu ellezi : Allah, ki o,
enzele : indiren, veren, sunan,
el kitabe : kitap, hakikatler, varlık kitabı
bi el hakkı : hak ile, gerçek,
ve el mizane : bir ölçü, mizan, akıl, idrak,
ve mâ yudrîke : şey, ne, değil, idrak et, anla,
leale el saat : umulur ki, zaman, vakit, an, belli zaman,
karib : yakın, yakınlık,

 

17- Varlığı bir kitap olarak, hakk ile ve bir ölçüyle sunan Allah’tır. Sana sunulan şeyleri idrak eden ol, umulur ki belli bir zaman içinde o yakınlığı anlarsın.

 

-18-

يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ آمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ أَنَّهَا الْحَقُّ أَلَا إِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ

Yestacilu bihellezîne lâ yûminûne bihâ, vellezîne âmenû muşfikûne minhâ ve yalemûne ennehel hakk e lâ innellezîne yumârûne fîs sâati le fî dalâlin baîd

Yestacilu biha ellezine : acele eden, sabır etmeyen, kimseler
lâ yûminûne biha : yok, mümin, inanmazlar, ona, o hakikatlere
vellezîne amenu : onlar, inanırlar, inanan kimseler,
müşfikun minha : huşu, sevgi dolu, müşfik, ondan, o hakikatler
ve yalemûne : bilirler,
enne ha el hakk : onun olduğu, hak, gerçek, hakikat
e lâ inne ellezine : bununla birlikte, kimseler,
yumarun : kuşku, şüphe, bozmak, kavga
Fî el saati : içinde, zaman, vakit, an,
le fi dalalin : elbette, dalalet, ayrılmak, sapmak, çıkan,
baid : uzaklaşan,

 

18- Acele eden, sabretmeyen kimselerin o hakikatlere inanmaları yoktur. İnanan kimseler ise sevgi dolu, huşu içindedirler ve onlar hakikatleri bilirler. Bununla birlikte zamanlarını kavga, bozgunculuk içinde geçiren kimseler, elbette dalalet içinde kalırlar, hakikatlerden uzaklaşırlar.

 

-19-

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْقَوِيُّ العَزِيزُ

Allâhu latîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşâu ve huvel kavîyyul azîz

Allâhu latifun : Allah, lütuf, nitelik, sıfatlandıran, gizli, hoş,
bi ibâdi-hi : kulluk, kul olan, tüm varlık, o
yerzuku : rızıklandıran, sıfatlandıran,
men yeşâu : kim, kimse, isteyen kimse, arzu eden,
ve huve el kaviyyu : o, kudret, güçlü, dayanıklı, sağlam,
el aziz : tüm değerlerin yüce sahibi

 

19- Allah kullarındaki lütufların sahibidir. İsteyen kimse; kendini sıfatlandıranın ve tüm varlığı sapasağlam tutanın, tüm değerlerin yüce sahibinin O olduğunu anlar.

 

-20-

مَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْآخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَن كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِن نَّصِيبٍ

Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nûtihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb

Men kane yuridu : kim, kimse, oldu, ister, diler, arzu eder,
Harse : ekin, hasat, doğuş, kazanç, işlemek, çalışmak,
el ahireti : sonunda
Nezid lehu fi harsi hi : artmak, alır, o çalışmasının karşılığını,
ve men kane yuridu : kim, oldu, ister, diler, arzu eder,
Harse el dünya : ekin, hasat, kazanç, çalışmak, dünya, yaşam,
nûti-hi min ha : vermek, veririz, sunarız, ona, ondan,
ve ma lehu : fakat, şey, ne, değil, yoktur, ona
fî el ahireti : sonunda,
min nasibin : bir nasip, pay, elde edebildiği şey

 

20- Kim hakikatleri anlamayı arzular ve bir çalışma içinde olursa, o sonunda çalışmasının karşılığını alır ve kim dünyalık bir kazanç elde etmeyi isterse o da onu alır, fakat sonunda hakikatler hakkında onun bir nasibi yoktur.

-21-

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

Em lehum şurekâu şeraû lehum mined dîni mâ lem yezen bihillâh ve lev lâ kelimetul faslı le kudiye beynehum ve innez zâlimîne lehum azâbun elîm

Em lehum şurekau : yoksa, onlar, ortaklar,
şerau : izah eden, açıkladı, yol kılan, emir,
Lehum min el dini : onlara, dinleri, din edindikleri, yasalar,
Ma lem yezen : şey, ne, değil, izin yok, ruhsat, müsaade, yetkili,
bi hi Allah : onda, onu, o konu hakkında, Allah
ve lev lâ kelimetu : olmasaydı, yok saydılar, kelime, sözler, tecelli,
el faslı : ayırma, bölüm,
Le kudiye : yapmak, işleyiş, yerine getirme, hüküm, takdir,
beyne hum : aralarında
Ve inne el zâlimîne : muhakkak, zalimler, zulüm edenler,
Lehum azabun elim : onlara, acı bir azaptadır, sıkıntıda

 

21- Onların din diye edindikleri şey, onlara ortak koşmayı mı emrediyor? Onlar her şeyde yetkili olanın Allah olduğunu anlayamadılar ve hakikatlerin sözlerini yok saydılar ve onlar aralarında tüm varlıktaki işleyiş hakkında ayrıldılar. Muhakkak ki zalimlere acı sıkıntılar vardır.

 

-22-

تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُم مَّا يَشَاؤُونَ عِندَ رَبِّهِمْ ذَلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الكَبِيرُ

Terez zâlimîne muşfikîne mimmâ kesebû ve huve vâkıun bihim vellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fî ravdâtil cennât lehum mâ yeşâûne inde rabbihim zâlike huvel fadlul kebîr

Tera el zâlimîne : görürsün, zulmedenleri, haksızlık,
Müşfikine : müşfik, şefkatli, sevecen,
mimmâ kesebu : hangi, şeyden, kazanma, edindikleri şey,
ve huve vakıun bi him : o vuku, olgu, olay, davranış, onların gerçeği budur
ve ellezîne amenu : iman edenler
ve amilû es sâlihâti : salih amel, dosdoğru hakk yolunda çalışanlar
Fi ravdâti : içinde, bahçeler, rahatlık huzur bulacağı yer,
el cennet lehum : cennet, huzur, onlara,
Mâ yeşaune : şey, ne, değil, isteyen, istemezler,
inde rabbi him : katında, yanında, ona ait, rabb, onlar
Zalike huve : işte, bu, o,
el fadlu el kebîr : büyük erdemlilik, fazilet, incelik,

 

22- Zulmedenleri görürsün, bir şey kazanmış gibi sevinirler. Onların olguları budur. İman edenler ve dosdoğru hak yolunda çalışanlar ise, onlar huzur buldukları yerdedirler. Onlar Rabbe ait olan hakikatlerden başka bir şey istemezler. İşte büyük erdemlilik budur.

 

-23-

ذَلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللَّهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُل لَّا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى وَمَن يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَّزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ شَكُورٌ

Zâlikellezî yubeşşirullâhu ibâdehullezîne âmenû ve amilûs sâlihât kul lâ eselukum aleyhi ecren illel meveddete fîl kurbâ ve men yakterif haseneten nezid lehu fîhâ husnâ innellâhe gafûrun şekûr

Zâlike ellezi yubeşşir : işte bu, onlara müjdeleyen, sevindiren, ümit veren
Allah ibâde-hu : Allah, onun kulları,
ellezine amenu : iman edenler,
ve amilû es sâlihâti : iyi çalışma, dosdoğru hakk yolunda çalışanlar
Kul lâ eselukum : de, sizden istemez, sormazlar, siz,
aleyhi ecren : ona, o halde olan, ona karşı, ücret, karşılık,
İlla el meveddete : sadece, ancak, vardır, sevgi, muhabbet, aşk
fi el kurba : içinde, yakınlık, yakın olmak,
ve men yakterif : kim işlerse, kararlı olursa, bulunursa,
hasenet : iyilik, güzellik,  iyi haller,
nezid lehu fiha : arttırma, çoğalma, ona,
husna : iyilik, güzellikler,
İnne Allah gafurun : muhakkak Allah, bağışlayan, mağfiret eden,
şekurun : şükredilendir

 

23- İşte bu; iman edenlerin ve dosdoğru hakk yolunda çalışanların ve Allah’ın kulu olduğunu anlayanların sevinçleridir. De ki: O halde olanlar sizden bir karşılık da istemezler, sadece bir aşk ile yakınlık içindedirler. Kim iyiliklerde bulunursa, onun güzellikleri çoğalır. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, şükredilendir.

 

-24-

أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَإِن يَشَأِ اللَّهُ يَخْتِمْ عَلَى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللَّهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ إِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Em yekûlûnefterâ alâllâhi kezibâ fe in yeşeillâhu yahtim alâ kalbik ve yemhullâhul bâtıla ve yuhıkkul hakka bi kelimâtih innehu alîmun bi zâtis sudûr

Em yekulune iftera : ya da, söyleyen, konuşanlar, uydurdu, asılsız
Ala Allah keziben : için, karşı, Allah, yalanları aktaran,
Fe in yeşei  : böylece, eğer, dilerse, bunda devam eden
Allah Yahtim : Allah, mühür, kapanır, idrak edemez,
ala kalbi ke : kalbi, idrak, sen, kalpleri, kalbiniz,
ve yemhu Allah : siler, yok eder, Allah,
el batıla : asılsız olan, temelsiz, batıl, boş şey, yalan
ve yuhıkku el hakk : gerçekleşir, hak ile, gerçek, hakikat,
bi kelimatih : o sözler, kelimeleri, onun
İnne hu alim : muhakkak, o, ilmin sahibi, ilmiyle var eden,
bi zâti el sudûri : gönüllerin sahibi

 

24- Allah hakkında asılsız şeyler söyleyenler, yalanları aktaranlar, eğer bu hallerini devam ettirirlerse kalbleri Allah’ı idrak edemez. Allah hakkında boş şeylerin bir hükmü yoktur. Hakikatin sözlerini gerçek olarak ortaya koyan O’dur. Muhakkak ki O ilmin sahibidir, gönüllerin sahibidir.

 

-25-

وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُو عَنِ السَّيِّئَاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ

Ve huvellezî yakbelut tevbete an ibâdihî ve yafû anis seyyiâti ve yalemu mâ tefalûn

ve huve ellezi yakbel : o, ki o, kabul eden, uygunluk,
El tevbe : pişman olup dönen, hata yapmamak için söz veren,
an ibâdi-hi : kulları, kul, o
ve yafû an el seyyiat : affeder, günahlar, kötülük,
ve yalemu :ilmin sahibidir, ilmiyledir,
ma tefalune : yaptığınız şey, yapamazsınız,

 

25- Ki O, bir yanlıştan pişman olup dönen kullarının tövbelerini kabul edendir ve günahları affedendir ve yaptığınız şeylerdeki ilmin sahibidir.

 

-26-

 وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُم مِّن فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ

Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih vel kâfirûne lehum azâbun şedîd

ve yestecîbu : icabet eden, uyan, karşılık veren,
ellezine amenu : iman edenler
ve amilû es sâlihâti : salih amel, dosdoğru hak yolunda çalışanlar
ve yezîdu-hum : artar, arttıran, çoğaltan,
min fadli hi : erdemlilik, fazilet, lütuf,
ve el kâfirûne : hakikati görmemezlikten gelen, kabul etmeyen
Lehum azabun şedid : onlar şiddetli bir sıkıntıdadır, daha fazla

 

26- İman eden ve dosdoğru hakk yolunda çalışanlara karşılıklarını verendir ve onların erdemliliğini artırandır. Hakikatleri kabul etmeyenler ise, daha fazla sıkıntılardadır.

 

-27-

وَلَوْ بَسَطَ اللَّهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْأَرْضِ وَلَكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَّا يَشَاء إِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ

Ve lev besetallâhur rızka li ibâdihî le begav fîl ardı ve lâkin yunezzilu bi kaderin mâ yeşâu innehu bi ibâdihî habîrun basîr

ve lev besata Allah : eğer, genişleme, fazla, Allah,
El rızka li ibâdi-hi : rızk, yaşam için gerekli olan nitelikler, kullarına
Le begav fi el ardı : taşkınlık yapma, azgınlık, yeryüzünde- yaşamlarında
ve lâkin yunezzilu : fakat, indirir, sunar,
bi kader : bir ölçü ile
mâ yeşâu : şey, ne, değil, isteyen, dilek, istek,
İnne hu bi ibâdihi : muhakkak, o, kullarının
habirun : bildiren, haber veren,
basirun : basiret, kalbi görüş,

 

27- Eğer kulların yaşayabilmesi için gerekli olan nitelikleri Allah geniş tutsaydı, yeryüzünde daha fazla taşkınlık içinde olurlardı. Fakat her şey bir ölçü ile sunulur. O’nun isteğinden başka bir şey yoktur. Muhakkak ki O kullarına hakikatleri bildirendir, basiret verendir.

 

-28-

وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِن بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ

Ve huvellezî yunezzilul gayse min badi mâ kanetû ve yenşuru rahmeteh ve huvel velîyyul hamîd

ve huvellezî yunezzilu : o ki, indirir, sunar, veren,
el gays : yağmur, varlığa verilen rahmet, yardım
min badi : sonra, ardından, sonrası, bundan sonra,
ma kanetu : ümitsiz olmak,
ve yenşuru rahmete hu : yayar, genişletir, bol, rahmetini, o
ve huve el veliyyu : o, dost olan, veli, sahip, malik, dost,
el hamidu : tüm niteliklerin sahibi, tüm sıfatların sahibi,

 

28- Ki O’dur tüm varlığa rahmetini sunan. Bundan sonra ümitsiz olmayın. O’nun rahmeti geniştir. Dost olan, tüm niteliklerin sahibi olan O’dur.

 

-29-

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِن دَابَّةٍ وَهُوَ عَلَى جَمْعِهِمْ إِذَا يَشَاء قَدِيرٌ

Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh ve huve alâ cem’ihim izâ yeşâu kadîr

ve min âyâti-hi : onun ayetleri, delilleri, işaretleri,
halkı : halkiyet, yaratılış,
el semavat ve el ardı : gökler, yerler
ve mâ besse fi hima : şey, yayıldı, dağılan, var olan, orada
min dâbbetin : hayvandan, canlıdan, tüm varlıklar, hareketli, yaşayan
ve huve alâ cemi-him : o, üzerine, için, toplama, bir araya gelme, bütün, onlar
İzâ yeşau : eğer, ise, olduğu zaman, isteyen, dileyen, gösteren,
kadirun : kudretiyle, güçlü olan,

 

29- Göklerin ve yerin yaratılması ve orada varolan tüm varlıklar O’nun delilleridir ve onların bir birlik içinde olması O’nun kudretini gösterir.

 

-30-

 وَمَا أَصَابَكُم مِّن مُّصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَن كَثِيرٍ

Ve mâ esâbekum min musîbetin fe bi mâ kesebet eydîkum ve yafû an kesîr

ve mâ esabekum : size bir şey isabet etse, temas, felaket, olay
min musibet : isabet eden şey, dokunan, değen, dert, felaket
Fe bi mâ kesebet : sebebiyle, kazandı, yarar
eydi kum : ellerinizle, yapılan şey
ve yafû en kesirin : affeder, çoğunu, geniş

 

30- Size isabet edenler, kendi yaptığınız şeylerin karşılığıdır ve çoğu da affedilir.

 

-31-

وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ فِي الْأَرْضِ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِن وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ

Ve mâ entum bi mucizîne fîl ard ve mâ lekum min dûnillâhi min veliyyin ve lâ nasîr

ve mâ entum : siz değilsiniz
bi mucizîne : acizlik, güçsüzlük, geri bırakan, gücü yetmeyen,
fi el ardı : yeryüzü
ve mâ lekum : yoktur, size,
min duni Allah : Allah’tan başka
min veliyyin : bir dost, veli
ve la nasirin : yok, yardımcı

 

31- Siz yeryüzünde bir acizlik içinde değilsiniz ve size Allah’tan başka bir dost ve yardımcı yoktur.

 

-32-

وَمِنْ آيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْأَعْلَامِ

Ve min âyâtihil cevâri fîl bahri kel alâm

ve min ayati hi : onun ayetleri, işaretleri,
el cevari : akıcı, gemi, giden, akıp giden
Fî el bahri ke : içinde, sonsuzluk, deniz, bilge kişi,
el alami : âlem, tüm varlık, yükseklik, yüksek yerler

 

32- Sonsuzluk içinde akıp giden tüm varlık O’nun ayetleridir.

 

-33-

إِن يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلَى ظَهْرِهِ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

İn yeşe yuskinir rîha fe yazlelne revâkide alâ zahrih inne fî zâlike le âyâtin li kulli sabbârin şekûr

İn yeşe : eğer, istek, dilek, isteseler, isteyen, arzu eden,
yuskin : sakin, sükûnet, hareketsiz,
el riha : rüzgâr, hareketli olan, esip giden,
Fe yazlelne : böylece olurlar, durur,
revakide : hareket etmeyen, sabit duran, tüm varlığı tutan
alâ zahri-hi : arka yüzünde, iç alem, dışta, ileri, geri, arka, sırt, o,
İnne fi zalike le ayetin : muhakkak ki, bunun içinde, delil, ayet, işaret
Li kulli sabbarin : hepsi, sabredenler için,
şekurin : nimetlerin sahibini bilip teslim etme

 

33- Eğer isteselerdi; hareketsiz olan, hareketli olan tüm varlığa bakarlar, böylece tüm varlığın arka yüzünde varlığı tutanı anlarlardı. Muhakkak ki işte bunların içinde sabredenler için, nimetlerin sahibini bilip teslim edenler için işaretler vardır.

 

-34-

أَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَن كَثِيرٍ

Ev yûbıkhunne bimâ kesebû ve yafu an kesîr

Ev yûbık hunne : yok olur gider, helak olmak,
bima kesebu : şeyler, kazanmak, edinmek,
ve yafu an kesirin : muaf, affeder, bağışladı, kaybolur, çoğu, kesret,

 

34- Onları helake sürükleyen şey, edindikleri şeyler yüzündendir ve çoğu da affedilir.

 

-35-

وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي آيَاتِنَا مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ

Ve yalemellezîne yucâdilûne fî âyâtinâ mâ lehum min mahîs

ve yaleme ellezine : bilenler, bilirler, onlar,
yucadillune : mücadele eden, gayret eden,
Fi âyâti-nâ : ayetlerimiz için, delil, işaret,
ma lehum min mahis : değil, şey, ne, onlara, kaçacak yer, kurtulmak,

 

35- Ayetlerimizi anlamak için gayret gösteren kimseler, hakikatleri bilenlerdir. Onlar o hakikatleri anlamaktan kaçmazlar.

 

-36-

فَمَا أُوتِيتُم مِّن شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَا عِندَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَى لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

Fe mâ ûtîtum min şeyin fe metâul hayâtid dunyâ ve mâ ındallahi hayrun ve ebkâ lillezîne âmenû ve alâ rabbihim yetevekkelûn

Fe ma uti tum min şeyin : işte böylece, size verilen şey, bir şey
Fe matau : meta, fayda, geçinmelik, faydalanma,
el hayâti ed dunyâ : dünya hayatı, yaşam,
ve mâ inde Allah hayrun : şey, ne, değil, katında, ona ait, Allah, hayırlı,
ve ebkâ : bâki, huzur veren, daha kalıcı,
li ellezine amenu : iman edenler için
ve alâ rabbihim : Rab’lerine, kendilerini vücudlandıran
yetevekkelun : tevekkül, sahibini bilip teslim olma

 

36- Size verilen şeyler dünya hayatında geçinmeniz içindir ve bütün bunların Allah’a ait olan şeyler olduğunu bilmeniz, sizin için daha hayırlıdır ve iman edenler için gönüllerde daha kalıcı olandır ve onlar kendilerini vücudlandıranı bilip, her şeyiyle teslim olanlardır.

 

-37-

وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَإِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ

Vellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe ve izâ mâ gadıbûhum yagfirûn

ve ellezîne yectenibune : ve onlar, kaçınırlar, sakınırlar,
kebâire el ismi : büyük, büyüklük, günahlar
ve el fevâhışe : fuhuş, haddini aşan, ben benim demek, çirkinlik
ve izâ ma gadıbu : öfkeli, hiddetli, halde olmaz,
hum yagfirun : onlar, affedici, merhametli

 

37- Ve onlar; günahlardan, büyüklenmekten ve haddini aşmaktan sakınırlar ve hiddetli halde olmaktan kaçınırlar, onlar affedicidirler.

 

-38-

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

Vellezînestacâbû li rabbihim ve ekâmus salâte ve emruhum şûrâ beynehum ve mimmâ rezaknâhum yunfikûn

ve ellezîne istacabu : onlar, icabet ederler, uyarlar, dönelrler,
li rabbihim : için, rabb, efendi, vücudlandıran, onlar
ve ekâmu el salate : her an salât üzere olmak, bağlılık şuuru
ve emru-hum : işler, çalışmalar, hüküm, onların işleri,
şura : şura, istişare, ortak karar almak için konuşma,
beyne hum : aralarında, onlar
ve mimmâ rezakna hum : o şeyden, rızk, sıfatlar, onlara verilen nimetler
yunfikûne : infak ederler, verirler,

 

38- Ve onlar; hep Rabbine icabet ederler ve her an Hakk’a bağlılık şuuru üzere hareket ederler. Onlar işlerini; aralarında toplanıp konuşarak, ortak bir karar alarak yaparlar. Onlara verilen nimetlerimizin sahibini bilip infak ederler.

 

-39-

وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنتَصِرُونَ

Vellezîne izâ esâbehumul bagyuhum yentesırûn

ve ellezîne iza esabe hum : onlar, isabet ettiği zaman
el bagyu hum : saldırı, tecavüz, haddi aşma, onlar,
yentesırune : yardımlaşır

 

39- Onların başlarına bir şey geldiğinde, onlara bir saldırı olduğunda, onlar yardımlaşırlar.

 

-40-

 وَجَزَاء سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِّثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

Ve cezâu seyyietin seyyietun misluhâ fe men afâ ve asleha fe ecruhu alâllâh innehu lâ yuhıbbuz zâlimîn

ve cezâu seyyietin : ceza, karşılık, günah, kötülük
Seyyietun mislu ha : bir kötülük, misli, benzeri, eş, tıpkısı,
Fe men afa : sonrada kim affetti ve ıslah etti
ve asleha : ıslah, temizlenmek, iyileştirmek, düzeltmek,
Fe ecru hu alâ allâhi : böylece onun ecri, Allah’a ait, ilgili,
inne-hu la yuhıbbu : muhakkak ki, doğrusu, o, yok sevgi, aşk, muhabbet
el zalimin : zalimler, zulümde olan, kötülük içinde olan

 

40- Bir kötülüğün karşılığı onun benzeri bir kötülüktür. Fakat kim affederse ve hatasını anlar kendini düzeltirse, böylece onun ecri Allah’a aittir. Muhakkak ki o zalimlerde ise bir sevgi yoktur.

 

-41-

وَلَمَنِ انتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُوْلَئِكَ مَا عَلَيْهِم مِّن سَبِيلٍ

Ve le men intesare bade zulmihî fe ulâike mâ aleyhim min sebîl

ve le men intesare : kim, zafer, kazanma, yardım, sonra zulme, ona
bade zulmi hi : sonra, daha sonra, ardından, zulüm, ona
Fe ulaike : böylece, artık, işte onlar
mâ aleyhim min sebil : olmaz, onlara, hakikat yolu, bir yol

 

41- Kim yardım eder sonra da zulüm ederse, işte bu halde olanların hakikate giden bir yolu olmaz.

 

-42-

إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُوْلَئِكَ لَهُم عَذَابٌ أَلِيمٌ

İnnemes sebîlu alellezîne yazlimûnen nâse ve yebgûne fîl ardı bi gayril hakk ulâike lehum azâbun elîm

İnnemâ el sebilu : ancak, fakat, yol, gittiği yol,
ala ellezine : üzerine, karşı, için, o kimseler,
yazlimune en nâse : haksızlı edenler, zulüm eden, insanlar
ve yebgûne fi el ardı : zorbalık yapan, isteyen, yeryüzünde
bi gayri el hakkı : dışında, başka, haksız yere, hakkın dışına çıkan,
Ulâike lehum azabun elim : işte onlar, acı bir sıkıntıdadır

 

42- İnsanlara haksızlık eden kimselerin gittiği yolda ve yeryüzünde zorbalık yapanlara, hakikatten başka şeyler içinde olanlara, işte onlara acı sıkıntılar vardır.

 

-43-

 وَلَمَن صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ

Ve le men sabere ve gafere inne zâlike le min azmil umûr

ve le men sabere : gerçekten, elbette, kim sabreder
ve gafere : bağışlar, af eder
İnne zalike : doğrusu, muhakkak, işte bu, o,
le min azmi el umur : elbette, gerçekten, büyük bir iş, özellik

 

43- Gerçekten kim sabreder ve bağışlayıcı olursa, muhakkak ki işte bu elbette büyük bir özelliktir.

 

-44-

وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن وَلِيٍّ مِّن بَعْدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَأَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ إِلَى مَرَدٍّ مِّن سَبِيلٍ

Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min velîyin min badih ve terez zâlimîne lemmâ reevul azâbe yekûlûne hel ilâ mereddin min sebîl

ve men yudlili Allah : kim, kimse, dalalet, doğru yoldan çıkmak, Allah
Fe mâ lehu min veliyin : işte, bundan sonra, onun için yoktur, bir dost
min badi-hi : ondan sonra, bundan sonra
ve terâ el zalimin : görürsün, zulüm edenleri
Lemmâ reevu el azabe : gördükleri zaman, oldukları, sıkıntı, azap,
Yekûlûne : derler,
hel ila mereddin : var mı, meret, sıkıntı, kurtuluş yolu
Min sebilin : bir yol,

 

44- Kim Allah’ın doğru yolundan çıkarsa, işte bundan sonra onun bir dostu olmaz. Zulüm edenleri görürsün ki, onlar bir azap gördükleri zaman derler ki: Bu sıkıntıdan bir kurtuluş yolu var mı?

 

-45-

وَتَرَاهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنظُرُونَ مِن طَرْفٍ خَفِيٍّ وَقَالَ الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ وَأَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَلَا إِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُّقِيمٍ

Ve terâhum yuredûne aleyhâ hâşiîneminez zulli yenzurûne min tarfin hafîy ve kâlellezîne âmenû innel hâsirînellezîne hasirû enfusehum ve ehlîhim yevmel kıyâmeh e lâ innez zâlimîne fî azâbin mukîm

ve terâ hum : görürsün, onlar, o halde olanlar,
yuredune : reddeden, teklif, arz, sunma
Aleyhâ haşine : ona, boynu bükük, alçalma, uzaklaşma,
Min el zulli : zillet, gölge, gaflet
yenzurune : bakarlar, bakıp göremeyen,
Min tarfin hafiy : taraf, kendi anlayışı, çıkarı, bakış, gizli, saklı, sinsi,
ve kâle ellezine amaneu : dedi, iman edenler
İnne el hasirin : muhakkak, kayıp, hüsran, başarısız,
ellezine hasir : hüsranda olanlar, kaybedenler, başarısız,
enfuse-hum : kendileri
ve ehli him : aile, yakın, ehil olan, onlar
yevme el kıyâmeti : zaman, dirilik, hakikatin ortaya çıkışı, ölünceye kadar
e lâ inne el zalimin : muhakkak zalimler, kötülük yapanlar
Fî azabin : içinde, sıkıntı, azap,
mukimin : devamlı, yerleşik, ikame, hep o halde bulunmak,

45- O halde olanları görürsün ki; onlar gaflete boyun eğmiş, hakikatleri reddeden durumundadırlar, sinsi bir halde kendi çıkarlarına göre bakarlar. İman edenler der ki: Muhakkak ki kaybedenler; kendilerine de ve yakınlarını da, ölünceye kadar kaybettiren kimselerdir. Muhakkak ki zalimlerin durduğu yer, hep azabın içinde olmak değil midir?

 

-46-

وَمَا كَانَ لَهُم مِّنْ أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن سَبِيلٍ

Ve mâ kâne lehum min evliyâe yensurûnehum min dûnillâh Ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min sebîl

ve mâ kâne lehum : olmadı, yoktur, onların
min evliya : bir dost, dostları,
yensurûne-hum : onlara yardım eder
min dûni allâhi : Allah’tan başka
ve men yudlili Allah : kim, hakikatlerinin dışına çıkan, yoldan çıkan, Allah
Fe mâ lehu min sebil : artık, değil, yok, ona, hakikate giden bir yol

 

46- Onlara Allah’tan başka yardım edecek dostları da olmaz. Allah yolundan ayrılan bir kimse, artık o hakikatin yolunda değildir.

 

-47-

اسْتَجِيبُوا لِرَبِّكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لَّا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللَّهِ مَا لَكُم مِّن مَّلْجَأٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُم مِّن نَّكِيرٍ

İstecîbû li rabbikum min kabli en yetiye yevmun lâ meredde lehu minallâh mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr

İstecîbû : icabet edin, uyun,
li rabbi kum : rabbinize
min kabli en yetiye : den önce, gelmeden, gelmesi,
yevmun : gün, zaman, vakit, an
lâ meredde lehu : kaçınılmaz, ölüm günü, ölüm vakti
min Allâh  : Allah’tan, Allah tarafından, size olmaz
ma lekum : değil, şey, ne, size, size olmaz,
min melcein : bir sığınak, kurtulacak yer,
Yevme izin : gün, vakit, zaman, her an, yetkili, icazet,
ve mâ lekum min nekirin : değil, siz, olmayın, bir inkâr,

 

47- O ölüm vakti size gelmeden önce sizi vücudlandırana icabet edin. Size hiçbir zaman Allah’tan başka sığınacak bir yer yoktur ve siz bir inkâr içinde olmayın.

 

-48-

فَإِنْ أَعْرَضُوا فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ وَإِنَّا إِذَا أَذَقْنَا الْإِنسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَا وَإِن تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ فَإِنَّ الْإِنسَانَ كَفُورٌ

Fe in aredû fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ in aleyke illel belâgu ve innâ izâ ezaknal insâne minnâ rahmeten feriha bihâ ve in tusibhum seyyietun bi mâ kaddemet eydîhim fe innel insâne kefûr

Fe in aredu : bundan sonra, eğer, yüz çevirme, uzaklaşma
Fe mâ ersel nâ ke : değil, göndermek, bildirmek, biz, sen,
aleyhim hafız : onlara, üzerlerine, koruyucu, muhafaza eden,
in aleyke el belagu : sadece, senin vazifen, tebliğ, açıklamak,
ve innâ iza ezakna : doğrusu biz, olduğunda, tatmak, hissetme,
el insane : insan,
minnâ rahmeten : bizden, bir rahmet, ,
feriha biha : ferah, rahatlık, huzur, sevinme, onunla
Ve in tusib hum seyyietun : şayet onlara isabet eder, bir kötülük
bi-mâ kaddemet eydi him : sebebiyle, kendi elleriyle yaptıklarından dolayı
Fe inne el insane : işte o zaman, insan,
kefurun : görmemezlikten gelir örter,

 

48- Bundan sonra eğer hakikatlerden yüz çevirirlerse; sen onları koruyacak, Bizi zorla bildirecek değilsin. Sen sadece hakikatleri tebliğ et. İnsanlar rahmetimizden bir şey hissettiği zaman ona sevinir ve şayet kendi elleriyle yaptığı şeyler sebebiyle ona kötülük isabet etse, işte o zaman insan hakikatleri görmemezlikten geliverir.

 

-49-

لِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاء يَهَبُ لِمَنْ يَشَاء إِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَن يَشَاء الذُّكُورَ

Lillâhi mulkus semâvâti vel ard yahluku mâ yeşâu yehebu li men yeşâu inâsen ve yehebu li men yeşâuz zukûr

li allâhi mulku : Allah’ındır, mülk, hükümranlık,
el semavat vel ard : gökler ve yer
Yahluku : halk edendir, yaratır, var eder,
ma yeşau : şey, ne, değil, ister, diler
yehebu : bağışlama, ihsan, verir, hibe,
li men yeşau : kim, diler, istek, irade,
inasen : dişilik, kızlar,
ve yehebu : hibe eder, bağışlar, ihsan eder, verir,
li men yeşau : kim, ister, diler, irade eder,
el zukura : erkek, zeker, eril

 

49- Göklerin ve yerin hükümranı Allah’tır, dilediği şeyi halkedendir. Kimine dişilik ihsan edilmesi O’nun iradesindendir ve kimine erkeklik ihsan edilmesi O’nun iradesindendir.

-50-

أَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَإِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَن يَشَاء عَقِيمًا إِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ

Ev yuzevvicuhum zukrânen ve inâsâ ve yecalu men yeşâu akîmâ innehu alîmun kadîr

Ev yuzevvicu hum : çift, eş olan, beraberlik, bir arada, zevc, onlar
Zukrânen ve inasen : erkek ve dişiler
ve yecalu : sunar, verir, kılar, yapar
men yeşau : kim, kimse, ister, isteyen,
akime : steril, arınma, neticesiz, boş, hakikatten uzak
inne-hu alimun : muhakkak ki o, ilmiyle var edendir, ilmin sahibi,
kadirun : kudret, güç

 

50- Erkek ve dişi, onları eş olarak bir arada bulunduran O’dur. Hakikatten uzakken hakikati anlamayı isteyen kimseye ilmini sunar. Muhakkak ki O ilmiyle gücünü gösterendir.

 

-51-

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاء إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu innehu aliyyun hakîm

ve mâ kâne li beşerin : yoktur, olmaz, bir beşer, insan
en yukellime-hu Allah : onunla konuşması, Allah
İllâ ve hay : ancak, hay, diri, vahiy, bildirir,
ev min verai hicab : yada, veya, varlık perdesinin ardından,
Ev yursile : veya gönderilen, bildiren, ortaya çıkan, irsal,
fe yuhiye : böylece, gösteren, artık, vahy, bildiren, diri olan,
bi izni-hi : izni ile, yetkili, icazet, o,
ma yeşau : ne, şey, değil, ister, diler, arzu eder, var ettiği her şey
inne-hu aliyyun : muhakkak ki o, ilmiyle yüce olan,
hakim : hüküm hikmet sahibi, hâkim olan,

 

51- Allah’ın bir insan ile konuşması olmaz. O varlık perdesinin ardından veya ortaya çıkıp duran her varlıktan her an hakikatleri bildirir. Öyle ki O, yetkisini varettiği her şeyden her an gösterir. Muhakkak ki O, ilmiyle yüce olandır, tüm varlığa hâkim olandır.

 

-52-

وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَنْ نَّشَاء مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm

ve kezâlike : işte böylece, işte,
ev hay na ileyke : diri olan, bildirdik, gösterdik, sen, sana
Ruhan : ruh, öz, tüm varlığın geldiği kaynak, hulasa,
min emri-na : emrimiz, işimiz, işleyişimiz, hüküm,
mâ kunte tedri : bilmiyordun, idrak etmiyordun
ma al kitabu : değil, şey, ne, kitap nedir
ve lâ imanu : olmaz, değil, yok, iman,
ve lâkin ceal na hu : fakat, lakin, işte, yaptık, kıldık, düzenledik, o
nuren : nur, aydınlık, hakikatler,
nehdi : biz, kılavuz, yol gösteririz,
bihi men neşau : onunla, hakikatlerimiz, ona, kim, kimse, isteriz, dileriz
min ibadi na : kulluk, bir kul, biz,
ve inne-ke : muhakkak sen,
le tehti : elbette, huda, ulaşmak, yönelten, kılavuz, sevk eden,
İla sırâtın mustekîmin : dosdoğru hakikatin yoluna

 

52- İşte sende diri olan Biziz. Tüm varlıktaki işleyişimiz Ruhumuzdan gelir. Sen kitap nedir bilmiyordun ve imanın da yoktu. İşte sen, tüm varlığı nurumuzla düzenlediğimizi anladın. Kim; Bizim kulumuz olduğunu, irademizi anlamayı isterse, o hakikatlerimizle yol gösterici olduğumuzu anlar. Muhakkak ki sen, elbette o dosdoğru hakikatin yoluna sevk edensin.

-53-

صِرَاطِ اللَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ أَلَا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الأمُورُ

Sırâtıllâhillezî lehu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard e lâ ilâllâhi tesîrul umûr

sırâtı Allâh : yol, ona giden yol, Allah
Ellezî lehu : ki onundur
fi el semevat : göklerdekiler, göklerde olan
ve ma fi el ard : bütün her şey, ne varsa, yerde olan,
e lâ ila Allah : değil mi, yok, Allah
tesir el umur : olup duran işler, varlıkta olan işleyiş, döner, dolaşır,

 

53- Göklerde olan ve yerde olan ne varsa, her şey Allah’ın yoludur. Tüm varlıkta her an olan işleyiş Allah’a ait değil midir?